Siyaset artık yalnızca sandıktan çıkan sonuçla neticelenmiyor. Mahkeme salonlarında, soruşturma dosyalarında, televizyon programlarındaki taraflı konuşmalarda, yandaş basında ve siyasi mühendislik tartışmaları ile şekilleniyor. Son dönemde kamuoyunda en çok tartışılan iki isim Ekrem İmamoğlu ve Meral Akşener. Muhalefetin bu güçlü figürlerinin sistem dışına itilip itilmediği sorusu akıllarda.
Zira görünen köy, kılavuz istemiyor.
Özellikle İmamoğlu hakkında açılan davalar ve siyasi yasak ihtimalleri, Türkiye’de yargı-siyaset ilişkisine dair tartışmaları büyüttü. Son haftalarda görülen davalardaki ağır suçlamaların yalnızca hukuki değil, siyasi sonuçlar doğuracağı net.
Davaların, seçimlerde güçlü rakip olabilecek isimleri, etkisizleştirme amacı taşıdığı aşikâr. Bu yüzden bu mağduriyetin seçimde muhalefet açısından pozitif etki yaratacağı da gözle görülüyor.
İmamoğlu’nun özellikle büyükşehir seçimlerinde iktidara karşı elde ettiği başarılar, iktidarı ciddi anlamda tedirgin etti. Halk tarafından kabul edilişi ve çok sevilmesi, onu yalnızca bir belediye başkanı olmaktan çıkarıp ulusal ölçekte alternatif bir lider konumuna taşıdı. İptal edilen seçimler sonrasında tekrarlanan ve nöbetleşerek tek tek sayılan ikinci seçim oyları da bu sevginin yansımasıydı. Oyları çalan bizdik, fakat çuvalların üzerinde de nedense biz uyuduk. Bu nöbetler gerçek ilginin yansımasıydı. Rakiplerini haklı olarak tedirgin etti.
Uğradığı mağduriyetler İmamoğlu’nu halkın gözünde ve vicdanında daha da yukarıya taşıdı. Bu nedenle hakkında açılan her dava, yalnızca kişisel bir hukuk meselesi değil; aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi standardını da sorgulattı. Uluslararası basında ise İmamoğlu davası, “muhalefetin baskı altına alınması” şeklinde değerlendirildi. Dünya çapında suçsuz olduğu söylemleri yapıldı. Türkiye’deki hukuk sisteminin nasıl tıkandığı ispatladı.
Benzer şekilde Akşener’in aktif siyasetten çekilmesi de yalnızca kişisel bir karar olarak görülmedi. Şahsen ben de bu işin içinde bir bit yeniği olduğu kanaatindeyim. Özellikle 2023 seçim süreci sonrası yaşanan kırılmalar, parti içi baskılar ve sert siyasi kutuplaşma, Akşener’in siyaset sahnesinden geri çekilmesinin arka planında, sistemsel bir durum olduğunu düşündürdü. Herkes tarafından çok sevilen, güvenilen bir kadın siyasetçi olarak hayranlıkla takip edilen, sadece kurduğu partide değil, genel olarak lider vasıflarını üzerinde taşıyan biriydi Akşener. Danışmanları ve kendisi tarafından “aktif siyaseti bıraktığı” açıklansa da kamuoyunda bunun doğal bir geri çekilme mi, yoksa siyasi alanın daraltılması mı cevabı netleşmedi. Emek edip kendi partisi içinde yerini kaybedenler ya da umduğunu bulamayanlar, Akşener’i acımasızca suçladı. Sonradan haklı çıktığı konularda helallik isteyenler olsa da bu dünya çıkar dünyasıydı. Partinin başıboş kaldı. Hiç bir şey eskisi gibi olmadı. 1 Nisan ruhunu bir daha asla yakalayamadı. Olayın gerçek yüzünü dışardan görmeye çalışmadılar. Bu kadar başarılı ve bu kadar kazanmaya yaklaşan biri neden hata yapsın? Neden hatalı kararlar alsın? Neden bir anda karalansın? Neden o umutsuz yüz ifadesini takınsın? Bu ani değişime neden olan ne?
Birini suçlamak en kolay şeydir, oysa birini anlamaya çalışmak en zor şey. Gerçek anlamda Akşener’e inanan ve çalışmalarına her saniye şahit olanların ise içindeki soru asla cevabını bulamayacak. Ne oldu da bu kadar inandığı davanın fişini kendi elleri ile çekti? Ya da çektirildi…
Bugün seçmenin önemli bir kısmı kendi kendine şu soruyu soruyor;
“Sandıkta yenilmesi zor görülen isimler, farklı yollarla mı saf dışı bırakılıyor? Bu bir tesadüf mü? “
Bu soru yalnızca belirli siyasi partilerin değil, halkında günlük konuşmalarına yerleşmiş durumda. Çünkü demokrasilerde güçlü rakiplerin varlığı sistemin doğal unsurudur. Güçlü adayların hukuk, medya baskısı veya siyasi operasyon tartışmaları eşliğinde etkisizleştirilmesi, toplumdaki adalet duygusunu zedeliyor. Adaletin olmadığı yerde güven ve huzur olmuyor. Seçim sandıkta değil sandıktan önce siyasi süreçte şekilleniyor. Bu sebeple insanların geleceğe dair umutları kalmıyor.
Siyasetçilerde artık vekilliği, başkanlığı meslek olarak gördüklerinden başlarındakilerinin öyle çoksa parlak olmayışından rahatsız değil. Muhalefet için söylüyorum. Değiştiremediği ve değiştiremeyeceği bir sistemin içinde sadece çarkın dönüşüne uyum sağlıyor. Biliyor ki o sistemin çarkında yükseklik yapan dişli çarkın dönüşünü bozacak. Sistem bozulacak.
İktidar kanadı ise suçlamaların tamamen hukuki olduğunu, hiçbir siyasetçinin dokunulmaz olmadığını ve suç iddialarının bağımsız yargı tarafından değerlendirildiğini savunuyor. Fakat halk iktidar partisinden tek bir kişinin bile asla suçlanmadığını, yargılanmadığını, görevlerinden azledilmediklerini biliyor. Siyasette her türlü karalama, iftira ve bel altı vurma mübah görüldüğü için, bu balçıktan dürüst ve temiz insanlar sağ salim çıkamıyor. Yapılan çalışmalar emekler değil atılan iftiralar konuşuluyor. Bu nedenle tartışmanın özü yalnızca kişiler değil, yargının bağımsızlığına duyulan güven meselesi… Kimi kime, neyi nereye şikayet edecek? Adalete güven kalmamış, siyasete güven kalır mı?
Bizde siyaset artık sadece kim kazanır, kim yarışta kalabilir, bu işten sağ salim kim çıkabilir kaygısı ile yürüyor.
İmamoğlu ve Akşener örnekleri, muhalefetin yükselen veya denge kurabilecek figürlerinin, yıldız gibi kahraman gibi yükselişlerinin nasıl sona erdirildiğini ve sistem içinde her geçen gün nasıl unutturulmaya çalışıldığını gösteriyor.
Köstebek vurma oyunu gibi kafasını delikten çıkarıp azıcık yükselmeye cesaret edenin tepesine çekiç iniyor.
Bakalım bir dahaki sefere delikten kafasını çıkartıp yükselmeye hangi köstebek cesaret edecek ve o köstebeğin başına hangi sebepten çekiç inecek?
İzleyip göreceğiz…