Ali Hamaney’in ölümü aslında İran’da uzun zamandır biriken duyguların üzerindeki örtüyü kaldırdı.
Sokaklara yansıyan tablo çok netti: Bir tarafta gözyaşı döken, onu “devrimin bekçisi” olarak gören insanlar… Diğer tarafta ise bunu bir dönemin kapanışı sayıp sevinen, hatta kutlama yapan gruplar.
Aynı ülke, aynı sokaklar ama bambaşka ruh hâlleri gözlerimizin önünde.
Dans eden bazı İranlı kadınların yanı sıra aynı zamanda ülke genelinde merkezî yas törenleri, devlet destekli anma etkinlikleri ve derin duygusal tepkiler de eş zamanlı olarak yaşanıyor.
TOPLUMUN İKİ YÜZÜ: REJİM KİMLİK Mİ, ENGEL Mİ?
Bu sadece bir liderin ardından yaşanan duygusal bir ayrışma değil. İran toplumunun uzun süredir iki farklı parçaya bölündüğünün açık bir göstergesidir diyebiliriz.
Bir taraf için rejim, kimlik ve inançla özdeşken; diğer taraf için ise rejim, modern hayatın önünde adeta bir duvar gibi duruyor.
DIŞARIDA AMA KALPLERİ MEMLEKETLE DOLU
Özellikle sevinen kesimlerin önemli bir kısmı seküler, eğitimli ve küresel dünyaya entegre bireylerden oluşuyor. Çoğu Batı ülkelerinde yaşıyor; özgürlük, ifade hakkı ve modern yaşam standartlarını deneyimlemiş durumdalar.
Ancak dikkat çekici olan şu ki bu insanlar köklerinden kopmuş değiller.
Aksine, vatan hasretiyle yaşıyorlar. Eğer molla rejimi yıkılırsa, geri dönme hayali kuracak kadar ülkelerine bağlılar.
Yani mesele bir “aidiyet kopuşu” değil; bir “yönetimle hesaplaşma”.
TÜRKİYE İÇİN SESSİZ BİR UYARI
Biz de zaman zaman fikir mahallelerine bölünüyoruz. Aynı apartmanda yaşayan ama birbirinin dünya görüşünü tanımayan, dinlemeyen, hatta tahammül etmeyen insanlara dönüşebiliyoruz.
Oysa Türkiye’nin tarihsel ve kültürel dokusu, keskin kopuşlardan ziyade birlikte yaşama mantığı ve alışkanlığı üzerine kuruludur.
ATATÜRK, MEVLÂNÂ VE YUNUS EMRE: DİRLİK İÇİN BİRLİK OLMAK
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi sadece dış politika vizyonu değil; iç barışın da pusulasıdır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısı, bu toprakların mütevazı ve birleştirici ruhunu temsil eder.
Yunus Emre’nin dili ise sevgi üzerinden kurulan bir toplumsal ahlakı hatırlatır.
Bunlar romantik alıntılar değil; unutmamamız gereken sosyolojik sigortalarımızdır.
FAY HATTI KIRILDIĞINDA HER ŞEY GÖRÜNÜR OLUR
İran örneği bize şunu gösteriyor: Eğer toplum içindeki kültürel ve ideolojik mesafeler sürekli derinleşir, taraflar birbirini sadece “öteki” olarak görmeye başlarsa; bir kırılma anında bu fay hattı sert bir şekilde yüzeye çıkar. Yas ile sevinç aynı meydanda karşı karşıya gelir, depremler kaçınılmaz olur.
BİREYSEL SORUMLULUK: DİNLE, ANLA, TAHAMMÜL ET
Türkiye’nin bugün yapması gereken, henüz küçük olan ayrışma işaretlerini ciddiye almak ve büyümeden onarmaktır.
Peki birey olarak bize düşen nedir?
Öncelikle karşıt fikirle temas kurmaktan kaçmamak. Sosyal medya algoritmalarının bizi hapsettiği yankı odalarından bilinçli olarak çıkmak. Farklı yaşam tarzlarına saygıyı yalnızca hukuki bir zorunluluk değil, ahlaki bir erdem olarak görmek.
Bir diğer dikkat etmemiz gerekense kimliğimizi savunurken başkasının kimliğini yok saymamaktır; çünkü güçlü toplum, tek tip insanlardan değil, farklılıklarını bir arada tutabilen insanlardan oluşur.
Kamusal dilimizi yumuşatmamız gerektiğini de aklımızdan çıkarmamalıyız. Haklı olmak ile kırıcı olmak arasında ince bir çizgi vardır. O çizgiyi aşmak kolay, onarmak zordur. İyilik amacı olan bir konuşma bile kötü ifade edilerek istenmeyen sonuçlara ulaşabilir.
KÜÇÜK ADIMLARLA BİRLEŞMEK MÜMKÜN
İran’daki manzara bir uyarıdır: Toplumlar bir gecede bölünmez; küçük küçük koparak ayrışırlar. Ama aynı şekilde, küçük küçük iyileşerek de birleşirler.
Bizim kültürel genlerimizde birlikte yaşama iradesi var. Tarihimizde farklı inançların, etnik kökenlerin ve yaşam tarzlarının yan yana var olduğu görülüyor.
Bu mirası canlı tutmak, siyasetçilerin olduğu kadar bireylerin de sorumluluğudur.
Çünkü güçlü toplum; aynı düşünenlerin değil, farklı düşünebilenlerin birbirine tahammül edebildiği toplumdur. Ve gerçek birlik, ancak saygı, sevgi ve hoşgörü zemininde inşa edilir.
Farklı düşünceler ve kimlikler bir araya geldiğinde toplum güçlü olur; ayrışmak ise zaferi değil, kaybı getirir.
Geçmişten bugüne görüyoruz ki birleşmek kazanmanın tek yoludur; Malazgirt’te ve Çanakkale’de olduğu gibi, bugün de farklılıklarımızı birleştirerek güçlü olabiliriz.
1919–1923 yıllarında Anadolu’nun dört bir yanından gelen halk, farklı etnik kökenlere ve yaşam tarzlarına sahipti. Ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde ortak bir amaç için bir araya geldiler: tek amaçları vardı, bağımsızlığı ve özgürlüğü kazanmak.
Sözlerimi yine Atatürk’ün aklımıza kazınması gereken bir cümlesiyle bitirmek istiyorum:
“Milletimizi birlik ve beraberlik içinde tutmak, en büyük güç kaynağımızdır.”