İstanbul: Sosyologların Gizlice Ağladığı Şehir

Abone Ol

Benim toksik sevgilim…

Hadi, koltuğunuzu biraz yana çekin de camdan dışarı bakarken size birkaç kelime etmeme izin verin. İstanbul’da yaşamak cesaret ister. Net söylüyorum ki; bu, CV’ye yazılması gereken bir başarı hikâyesidir. “Stres altında çalışabilirim” maddesinin gerçek karşılığı İstanbul’dur. Çünkü bu şehirde sabah evden “normal bir gün olsun” diyerek çıkıp, akşam eve hiç tanımadığın biri olarak dönebilirsin.

Bu şehirde herkes acele eder. Sabah metrobüste yüzlerce insanla aynı yöne bakarken, akşam vapurda aynı yüzlerle bu kez karşılıklı oturur, bakmıyor gibi yapmaya çalışırız. Gündüz omuz omuza çarpıştığımız insanlarla akşam Instagram’da aynı Boğaz fotoğrafını beğeniriz. İstanbul’da mesafe mekânsal değil, sınıfsaldır. Yani yan yana yaşarız ama aynı hayatı yaşamayız.

Aynı Soğuk, Farklı Hikâyeler

Mesela aynı sokakta, bir apartmanın giriş katında kombiyi kısmak için battaniyeyle oturan bir aile vardır; bir üst katında ise “Kışın İstanbul başka güzel” diye story atan birileri... Aynı soğuğu solurlar ama biri romantik bakar, diğeri sadece katlanır. İstanbul eşitsizliği bağırarak değil, fısıldayarak gösterir.

Fakat övünerek söylüyorum ki İstanbul halkı olarak ortak bir yeteneğimiz var: Her koşula adapte olabilmek! Deprem olur, “Benim bina sağlam ya” deriz; trafik kilitlenir, “Podcast açayım bari” diye çözüm üretiriz; ekonomiden bahsedince orta sınıfın bitişine dair derin tespitler yaparız. Bu bir dayanıklılık mı yoksa toplu bir kabulleniş mi sosyologlar hâlâ tartışıyor. Ama biz tartışmıyoruz; çünkü vakit yok, metrobüsü kaçırabiliriz…

Minibüs Koltuğunda Dünya Turu

İstanbul’da sosyolojik tespitlerin en alâsı kafelerde değil, minibüslerde yapılır. Minibüs şoförümüz hem ekonomisttir hem siyaset bilimci hem de şehir plancısı. “Bu yol eskiden böyle değildi” diye başlar, kırk yıllık semt tarihini anlatır. “Mazot olmuş şu kadar, para var da millet harcamıyor, eskiden bir yevmiye ile ev geçinirdi” şeklindeki iktisadi tespitlerinin yanı sıra; “Dünya malı dünyada kalır, kimseye güvenmeyeceksin, sağlık olsun yeter” diyerek felsefi hipotezlerini aktarır. Ta ki arkadan biri “Abi bir durur musun?” deyinceye kadar...

O an teori yarıda kalır, bilgi üretimi kesintiye uğrar. “Ücretini vermeyen kaldı mı?” sorusu hepimizin kulaklarında çınlamaya başlar ve o eşsiz birlik duygusuyla elden ele para akışı başlar: “Şunu uzatır mısınız?”

Nostalji Fabrikası ve Kısa Vadeli Bağlar

Bu şehirde herkes bir yerlidir ama aynı zamanda kimse hiçbir yere ait değildir. Anadolu’dan gelenler memleketlerini özler: “Nerede o Antep’in baklavaları…” İstanbullular ise eski İstanbul’u. Ama kimse tam olarak neyi özlediğini tarif edemez; çünkü özlenen şey bir yer değil, çocukluğun o sokaklarda bıraktığı zamandır. Daha ucuz kiralar, daha az kalabalık, daha çok umut… İstanbul aslında devasa bir nostalji fabrikasıdır.

İstanbul’un en ilginç yanı, herkesi birbirine benzetirken aynı anda yalnızlaştırmasıdır. İnsanlar barlarda, vapurlarda, konserlerde tanışır ama gerçek bağ kurmak zordur. Çünkü herkesin aklı bir sonraki durakta, bir sonraki işte ya da bir sonraki fırsattadır. Yani İstanbul, ilişkileri de kısa vadeli yaşatır.

Vapurdan Gelen O Gizemli Göz Kırpışı

Ama bütün bunlara rağmen —ya da belki tam da bu yüzden— bu şehirden kopamıyoruz. Çünkü İstanbul aynı zamanda “her şeye rağmen”in başkentidir. Her şeye rağmen âşık oluyoruz, her şeye rağmen hayal kuruyoruz ve her şeye rağmen “belki yarın” diye umut ediyoruz. Sosyolojik olarak bakarsak İstanbul; umudun sürekli ertelendiği ama hiç tamamen kaybolmadığı bir megakent.

İstanbul insanı, yani siz ve ben; şikâyet etmeyi severiz ama savunmayı da. Başka biri şehri eleştirdiğinde hemen atlarız: “Ama Boğaz’ı var!”, “Ama tarihi var!”, “Ama enerjisi var!” Çünkü bu şehirle kurduğumuz ilişki toksiktir ve biz bunu kabullenmek istemeyiz. İstanbul bizi yorar, ezer, hırpalar; sonra gün batımında bir vapurdan göz kırpar. Simit, martı derken hop, yine affederiz.

Yani sonuç değişmez: Bu şehir nefret ederek sevilir. Ve en komiği de şudur; biz başka bir yerde yaşayamayız. Şimdi sözlerimi kulağınıza şu şarkıyı fısıldayarak bitirmek istiyorum, siz de bana eşlik ederseniz memnun olurum:

“Sevdim seni bir kere, başkasını sevemem… Deli diyorlar bana; desinler, değişemem.”

{ "vars": { "account": "G-LFQRKY8JGD" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }