BU ARAZİ KONUT ÜRETİLECEK SON YER DEĞİL, İSTANBUL’UN KAZANACAĞI SON BÜYÜK KAMUSAL ALANLARDAN BİRİ OLABİLİR!
Küçükçekmece’de, göl havzası içinde yer alan yaklaşık 2,5 milyon metrekarelik eski Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezini de içinde bulunduran askeri arazi bugün yalnızca bir imar planı tartışmasının konusu değildir. Aslında bu alan, İstanbul’un geleceğini nasıl kuracağına dair kritik bir tercihin tam merkezinde durmaktadır.
Bu arazi konut üretilecek son yer değil, İstanbul’un kazanacağı son büyük kamusal alanlardan biri olabilir.
Çünkü mesele yalnızca “ne kadar yapı yapılacağı” meselesi değildir. Mesele, İstanbul’un nefes alacak alanlarının giderek daraldığı bir dönemde, elimizde kalan en büyük parçalardan birinin nasıl değerlendirileceği sorusudur.
Küçükçekmece, Küresel Perspektifte Bir Sınav
Bu soruyu daha geniş bir çerçeveden düşündüğümüzde, dünya metropollerinin uzun yıllardır benzer bir sınav verdiğini görürüz.
Dünyanın büyük şehirlerine baktığımızda, kentlerin hafızasını ve kimliğini yalnızca binaların değil; kamusal alanların, parkların ve herkesin eşit şekilde erişebildiği yaşam alanlarının belirlediğini görürüz. Bu nedenle önde gelen kentler, büyümeyi yalnızca betonlaşma üzerinden değil, kamusal yeşil alanlarla dengelenmiş bir şehircilik anlayışı üzerinden kurmuştur.
New York’un Central Park’ı, Londra’nın Hyde Park’ı ve Paris’in geniş park sistemleri, yalnızca rekreasyon alanları değil; kent yaşamının kalbini oluşturan kamusal demokrasinin mekânlarıdır. Berlin’de Tiergarten şehrin ortasında bir nefes koridoru gibi uzanırken, Madrid’de Retiro Parkı tarih, kültür ve günlük yaşamı aynı kamusal zeminde buluşturan bir şehir merkezidir. San Francisco’daki Golden Gate Park ise yalnızca bir yeşil alan değil, müzeleri, kültürel yapıları ve açık kamusal etkinlikleriyle yaşayan bir kent parçasıdır.
Bu örneklerin her biri, modern şehirlerin “yaşanabilirlik” iddiasını betonla değil, ortak kullanım alanlarıyla güçlendirdiğini gösterir; dolayısıyla Küçükçekmece’de tartışılan alan da benzer bir vizyonla, İstanbul’un kamusal geleceğini büyütecek bir fırsat olarak ele alınabilir.
Buradan bakıldığında Küçükçekmece Gölü havzası içinde yer alan bu alanın tartışılması da artık sadece yerel bir planlama meselesi değil, küresel şehircilik ilkeleriyle doğrudan ilişkili bir mesele haline gelmektedir.
‘İstanbul Lagün Parkı’ Mümkün Mü?
Küçükçekmece Gölü havzası içinde yer alan bu alan da benzer bir vizyonla ele alınabilir. İstanbul’un batı aksında, milyonlarca insanın ulaşabileceği ölçekte bir şehir parkı ve kamusal yaşam alanı oluşturmak, bu kenti sadece büyütmek değil; yaşanabilir kılmak anlamına gelir. Burada bir ‘İstanbul Lagün Parkı’ markası vizyoner olmaz mı? Dünya üzerinde kaç lagün gölü var ki…
Beton Mu, Nefes Mi?
Bugün konuştuğumuz şey 60 bin kişinin yaşayacağı yoğun bir konut alanı mı olmalı, yoksa her hafta sonu 60 bin kişinin ziyaret ettiği, İstanbul’un her köşesinden insanların gelip vakit geçirdiği, turistlerin fotoğraf çektiği, kent belleğine katkı sunan bir kamusal merkez mi olmalı?
Bu sorunun cevabı aslında İstanbul’un geleceğine dair bir tercih sorusudur.
İKİNCİ SENARYO: DEPREM DİRENÇLİ İSTANBUL VE REZERV ALAN GERÇEĞİ
Eğer Küçükçekmece’de tartışılan bu alanın tamamen kamusal yeşil alan olarak korunması mümkün değilse, o zaman ikinci soru kaçınılmaz hale gelir: Bu büyüklükte ve stratejik konumda bir alan, İstanbul’un deprem gerçeği karşısında nasıl bir kamu yararına hizmet edecektir?
İstanbul’un Asıl Meselesi Artık Konut Değil Güvenliktir.
Çünkü artık İstanbul’un en temel meselesi yeni konut üretmek değil, mevcut yapı stokunun güvenli ve dayanıklı hale getirilmesidir. Özellikle Küçükçekmece gibi yoğun nüfuslu ve yapılaşma baskısı yüksek ilçelerde, dönüşüm ihtiyacı ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiştir.
Bu tartışmanın yerel ölçeği, aslında doğrudan İstanbul’un bütününe yayılan bir planlama krizine işaret etmektedir.
Rezerv Alan: Kağıt Üzerinde Değil, Hayatın İçinde Bir Zorunluluk
Bu nedenle bu alanın “rezerv alan” yaklaşımıyla ele alınması bir tercih değil, planlama aklının doğal sonucudur. Mevzuatta da karşılığı olan rezerv alan tanımı; yalnızca yeni yapı üretimi için değil, kentsel dönüşüm süreçlerinde geçici yerleşim, etaplama ve güvenli konut üretimi için kullanılan stratejik bir kamu aracıdır.
Yoğunluk Değil, Nefes Üretmek Zorundayız
Bu çerçevede, bu alanın yalnızca yapılaşmaya açıldığı bir senaryoda bile, mevcut %55 seviyesindeki yapılaşma oranının düşürülmesi zorunludur. Örneğin %50’nin altına inen, yaklaşık %45 seviyesinde daha kontrollü bir yapılaşma modeli, hem yoğunluğu azaltacak hem de kamusal alan ve rezerv kullanım için gerçek bir nefes alanı yaratacaktır.
Bu Bir Plan Değil, Bir Samimiyet Testidir
Bu çerçevede Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nı açık bir samimiyet testine davet etmek gerekir: Eğer hedef gerçekten depreme dayanıklı bir İstanbul ise, bu alanın önceliği kısa vadeli ekonomik getiriler değil, uzun vadeli kentsel güvenlik ve dönüşüm stratejisidir.
Emlak Konut eliyle yalnızca piyasa odaklı ve yüksek gelir grubuna hitap eden projeler üretmek yerine; bu alan, İstanbul’un farklı ilçelerindeki riskli yapı stokunun dönüşümünü destekleyecek bir rezerv üretim ve geçiş alanı olarak planlanmalıdır. Bu yaklaşım, yalnızca Küçükçekmece için değil; Avcılar’dan Bağcılar’a, Zeytinburnu’ndan Esenyurt’a kadar uzanan geniş bir kentsel risk kuşağı için de doğrudan kamusal fayda üretir.
Aksi durumda şu soru kaçınılmazdır: Eğer amaç yine yalnızca piyasa odaklı konut üretmekse, kamu yararı hangi noktada devreye girmektedir?
Küçükçekmece Sadece Uygulama Alanı Değildir
Ve daha açık ifade etmek gerekir ki, Küçükçekmece gibi en yoğun yapı stokunu taşıyan, en yüksek dönüşüm baskısını yaşayan bir ilçenin, bu ölçekte bir planlamada yalnızca uygulama alanı olarak görülmesi kabul edilemez. Küçükçekmece’nin hakkı, kendi geleceğini belirleyecek planlama süreçlerinde gerçek bir paydaş olarak tanınmaktır.
Bu, lütuf değil; kent için bir haktır, bir adalettir.
Bu nedenle Küçükçekmece Belediyesi’ne, ilçenin yapı stokunu yenileyebilmesi ve kentsel dönüşüm sürecini yönetebilmesi için bu alandan mutlaka rezerv alan payı ayrılmalıdır.
Bu bir lütuf değil, bir haktır. Bu bir tercih değil, bir adalettir. Çünkü en yoğun yapı stokunu taşıyan bir ilçenin, kendi geleceğini şekillendirecek kamusal araçlardan mahrum bırakılması hem şehircilik aklıyla hem de toplumsal vicdanla bağdaşmaz.
KÜÇÜKÇEKMECE’DE EYLEM BİRLİKTELİĞİ İHTİYACI
Bu nedenle Küçükçekmece’de, siyasi görüşlerden bağımsız bir kent birlikteliği ihtiyacı vardır. Bu çağrının doğal adresi de Küçükçekmece Kent Konseyi’dir.
Kent konseyi öncülüğünde belediye, meslek odaları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve mahalle temsilcileri bir araya gelmeli; bu alanın geleceği yalnızca plan kararlarına bırakılmayacak kadar kıymetli olduğu kabul edilmelidir.
Bu noktada yerel katılımın yalnızca bir danışma mekanizması değil, kentin kaderini belirleyen temel bir demokratik araç olduğu unutulmamalıdır.
Çünkü bu mesele bir “imar planı değişikliği” meselesi değil, bir şehir hakkı meselesidir.
KENTİN VİCDANI VE ORTAK AKLI: KENT KONSEYİ
1. Bu Fikir Nerede ve Nasıl Doğdu? (Zembille İnmedi!)
Kent konseyi düşüncesi, yerel bir hevesten değil, küresel bir zorunluluktan doğdu. Tarih yaprakları 1992 yılını, yer Rio de Janeiro’yu gösterirken Birleşmiş Milletler bir çevre ve kalkınma zirvesi topladı. Bu zirvede, 21. yüzyılın küresel krizlerine (iklim, çarpık kentleşme vb.) karşı "Gündem 21" adlı bir dünya eylem planı kabul edildi.
Felsefe şuydu: "Küresel sorunlar ancak yerelde, halkın katılımıyla çözülür." Türkiye’de 1997’den itibaren yürütülen "Yerel Gündem 21" çalışmaları, 2005 yılında Belediye Kanunu’nun 76. maddesiyle resmileşti ve bugünkü "Kent Konseyi" adını aldı. Yani bu yapı, küresel bir sivil mirasın yerel meyvesidir.
2. Kent Konseyinin Gerçek Amacı Nedir?
Kent konseyi, ne yerel yönetimin (belediyenin) ne de merkezi hükümetin (bakanlıkların) bir emir eri veya uzantısı değildir. Kentin tüm renklerini, kurumlarını ve halkını aynı masa etrafında toplayan tamamen sivil ve bağımsız bir şemsiyedir.
• Kentlilik Bilinci: Şehirde yaşayanları sadece "yönetilen" olmaktan çıkarıp, kendi kenti üzerinde söz ve hak sahibi birer "kentdaş" yapmayı hedefler.
• Sürdürülebilirlik: Kentin tarihini, doğasını ve kültürel mirasını siyasi iklimlerden ve ranta dayalı politikalardan koruyarak gelecek nesillere aktarır.
• Katılımcı Demokrasi: Demokrasiyi 5 yılda bir sandığa gitmekten kurtarıp, kenti ilgilendiren her kararda halkın sesini yansıtan canlı bir mekanizmaya dönüştürür.
3. Mozaik Yapı: Paydaşların Fonksiyonu Nedir?
Kent konseyi homojen bir yapı değildir; kentin küçük bir maketidir. İçindeki aktörlerin sorumlulukları ve fonksiyonları ise kritiktir:
• Hukukçular ve Barolar: Konseyin "hukuki kalkanı"dır. Alınan imar kararlarının mevzuata, anayasal çevre hakkına ve kamu yararına uygunluğunu denetler, açılacak davaların hukuki altyapısını kurarlar.
• Ekonomistler ve Mali Müşavirler: Konseyin "kamu yararı ve mali denetim" gözüdür. Kent topraklarının kâr amacıyla dönüştürülmesindeki kamu zararlarını ve gizli maliyetleri rakamlarla ortaya koyar, halkın bütçesini savunurlar.
• Meslek Odaları (Mimarlar, Şehir Plancıları vb.): Konseyin "akademik ve teknik" motorudur. Bilimsel veri üretir; bir alanın imara açılmasının kentin altyapısına, deprem güvenliğine ve ekolojisine vereceği zararları raporlaştırırlar.
• STK’lar, Sendikalar ve Hemşehri Dernekleri: Konseyin "toplumsal gücü ve kasıdır". Halkın sesini örgütler; meydanların, mahallelerin ve sokağın enerjisini karar masasına taşırlar.
• Siyasi Parti Teşkilatları: Konseyin "en hassas dengesidir". Siyasi partiler konseyde yer alır ancak ruhu gereği siyasi kimliklerini kapıda bırakmak zorundadırlar. Amaçları partizanlık değil, kent yararına ortak akıl üretmektir.
• Muhtarlar: Konseyin "kılcal damarları ve ilk gözlem istasyonudur". Seçilmiş yerel temsilciler olarak, mahalle sakinlerinin nabzını, sokağın gerçek derdini ve hatalı kentsel uygulamaların doğrudan halka olan etkisini ilk elden masaya taşırlar. Onlar olmadan "katılımcılık" sadece bir slogandan ibaret kalır.
4. Kente Zarar Verecek Hatalı Bir Kamu Uygulamasında Tavır Ne Olmalıdır?
Kentin ciğerleri olan bir yeşil alan kâr amacıyla, hatalı bir kararla ya da bakanlıklar ile belediyeler arasındaki yetki karmaşasının gölgesinde imara açılıyorsa, kent konseyi bir memur sessizliğine bürünemez. Bünyesindeki uzmanlarla acil "Çevresel Etki Raporu" hazırlar; kararı alan kamu otoritesinin kapısını çalarak yanlıştan dönülmesini talep eder. Diyalog kapıları kapanırsa forumlar ve kampanyalarla konuyu halka açar ve çatısı altındaki paydaşlar aracılığıyla hukuki süreçlerin lojistiğini sağlar.
BU ARAZİYE KİM SAHİP ÇIKACAK? KENT KONSEYİ VE SİYASİ SORUMLULUĞUN SINAVI
Küçükçekmece’de tartışılan bu büyük arazi meselesi artık teknik bir plan notunun çok ötesindedir. Bu, bir kentin kaderine kimlerin sahip çıktığı, kimlerin ise seyirci kaldığı sorusudur.
Ve bugün bu sorunun merkezinde Kent Konseyi ve onun taşıdığı temsil iddiası durmaktadır.
KENT KONSEYİ BAŞKANI MUSTAFA AYDIN…
Bu şehirde yalnızca bir unvanı değil, aynı zamanda kentin ortak aklını temsil etme sorumluluğunu da taşıyan bir makamdasınız.
Bugün Küçükçekmece’de tartışılan bu ölçekteki bir arazi, sıradan bir planlama konusu değildir; İstanbul’un geleceğini doğrudan etkileyen bir kamusal karardır.
Tam da bu nedenle soru ertelenemez:
Kent Konseyi bu meselede hangi açık ve net tavrı almıştır?
Bir toplantı yapılmış mıdır?
Bir değerlendirme sonucu ortaya konmuş bir karar var mıdır?
Kamuoyuna açıklanmış, bağlayıcı bir pozisyon üretildi mi?
Eğer bu soruların yanıtı yoksa, o zaman daha temel bir soru kendiliğinden ortaya çıkar:
Kent Konseyi bu kadar kritik bir dosyada neden sessizdir?
Ve bu sessizlik bir tercih midir, yoksa kurumsal bir refleks eksikliğinin sonucu mudur?
Çünkü artık “izlemek” diye bir seçenek kalmamıştır.
Ya bu meseleye dair açık bir tavır alınacaktır…
Ya da bu sessizlik, alınmış bir tavır olarak kayda geçecektir.
KENT KONSEYİ BAŞKAN VEKİLİ VE BELEDİYE BAŞKAN YARDIMCISI GÖKHAN AYGÜN…
Aynı zamanda Küçükçekmece Belediye Başkan Yardımcısı.
Meclis kürsüsünde bu araziye ilişkin rezerv alan vurgusu yapan, kamuoyunda bu meseleyi gündemde tutan nadir isimlerden biri olarak öne çıkıyorsunuz.
Ancak asıl kritik soru şudur:
Belediye meclisinde kurulan bu siyasi ve idari mücadele, Kent Konseyi’nin ortak aklına dönüşebilmiş midir?
Eğer dönüşmediyse, Kent Konseyi’nin bu konuda üretmediği pozisyonun gerekçesi nedir?
KENT KONSEYİ BAŞKAN VEKİLİ VE ÇEVRE KOMİSYONU BAŞKANI ÖZLEM EROL…
Aynı zamanda AK Parti İBB ve Küçükçekmece Belediye Meclis Üyesi ve Meclis Grup Başkan Vekili.
Bir yanda yerel yönetim sorumluluğu, diğer yanda Kent Konseyi içinde çevre ve kent hakkı sorumluluğu…
Bu çift sorumluluk hali şu soruyu daha da keskin hale getiriyor:
Mecliste dile getirilen “Küçükçekmece’nin faydasına olacak her adımda destek oluruz” yaklaşımı, Kent Konseyi içinde somut bir girişime dönüşmüş müdür?
Bu yaklaşım sadece sözde mi kalmıştır, yoksa kurumsal bir talebe, resmi bir girişime dönüşmüş müdür?
KÜÇÜKÇEKMECE BELEDİYE BAŞKANI KEMAL ÇEBİ…
Küçükçekmece Belediye Başkanı Kemal Çebi’nin, bu konuda kent yararını, doğanın korunmasını ve kamusal alanların genişletilmesini esas alan bir yaklaşım içinde olduğu nettir. Bu yaklaşımın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın planlama anlayışından farklı, daha yerel ve daha koruyucu bir çizgide olduğu konusunda da herhangi bir tereddüt yoktur.
Küçükçekmece halkının beklentisinin de bu yönde, yani kentin kendi yaşam alanlarını önceleyen, doğayı ve kamusal alanları koruyan bir yerel irade doğrultusunda şekillendiği açıktır.
Tam da bu nedenle kamuoyunda oluşan temel soru daha da belirginleşmektedir:
Bu büyüklükte bir arazi tartışmasında belediye başkanının sesi neden daha görünür bir biçimde duyulmuyor?
Kamuoyuna açık bilgilendirme, itiraz ya da güçlü bir yerel pozisyon üretimi yerine, tartışmanın daha çok teknik ve idari kanallara bırakıldığı bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Oysa böyle bir mesele yalnızca masa başı yazışmalarla değil, aynı zamanda kent adına kurulan açık, güçlü ve sahiplenen bir kamusal anlatıyla da yönetilmek zorundadır.
Bugün Küçükçekmece’de belediye başkanının sesi daha çok sosyal ve kültürel etkinliklerde, yerel organizasyonlarda ve gündelik belediye faaliyetlerinde görünürken; kentin geleceğini doğrudan ilgilendiren bu ölçekte bir dosyada aynı görünürlüğün neden oluşmadığı sorusu yanıtsız kalmaktadır.
Çünkü bu mesele yalnızca bir planlama tartışması değil, aynı zamanda bir şehir adına tavır üretme ve kamusal sorumluluk gösterme meselesidir.
AK PARTİ İLÇE BAŞKANI EMİN KAAN KAYA…
Soru nettir:
Bu mesele, yalnızca hükümet politikalarının yerelde savunulduğu bir alan mı, yoksa Küçükçekmece’nin çıkarı söz konusu olduğunda Ankara’ya ve ilgili kurumlara talep iletme iradesi gösterilen bir siyasi sorumluluk alanı mıdır?
Bu konuda bir girişim yapılmış mıdır, yapılmadıysa neden yapılmamıştır?
CHP İLÇE BAŞKANI BURAK ERGİN…
İlçe başkanlığı yalnızca ulusal ölçekte yaşanan siyasi ve hukuki süreçlere karşı refleks geliştirmek midir?
Yoksa Küçükçekmece’nin kendi toprağında, kendi geleceğinde karşı karşıya kaldığı bu tür stratejik meseleler de siyasi ajandanın merkezinde midir?
Bu konuda bir tutum var mıdır, yoksa bu dosya ajanda dışında mı bırakılmıştır?
MHP İLÇE BAŞKANI EKREM SARISOY…
Siyaseti ağırlıklı olarak kültürel etkinlikler ve protokol görünürlüğü üzerinden kuran bir çizgiden, kentin en temel kamusal meselelerine uzanan bir sorumluluk hattına geçiş yapılacak mıdır?
Siyasi refleksin güçlü olduğu alanlarda gösterilen hassasiyet, Küçükçekmece’nin geleceği söz konusu olduğunda da aynı netlikte ortaya konacak mıdır?
BBP İLÇE BAŞKANI MEHMET CEM ÖZEL…
Bu ilçede en güçlü birliktelik duygusunu tribünlerde, Küçükçekmece Sinopspor etrafında kurdunuz. O tribünlerde oluşan aidiyet, coşku ve dayanışma duygusu bu kentin en canlı toplumsal gerçeklerinden biri.
Şimdi soru şu:
Bu kadar güçlü bir örgütlenme ve mobilizasyon kapasitesi varken, bu enerji neden kentin geleceğini belirleyecek bu arazi meselesinde görünür değil?
O tribünlerde kurulan birlik, neden kamusal bir sahiplenme refleksine dönüşmüyor?
SAADET PARTİSİ İLÇE BAŞKANI FEYZULLAH ÇÜRÜK…
Köklü bir siyasi geleneğin temsilcisisiniz. Bugünkü siyasi yapının beslendiği toplumsal damarların, muhafazakâr ve dini hassasiyetlerin güçlü olduğu bir siyasal hattın içinden geliyorsunuz.
Tam da bu nedenle soru daha da kritik hale geliyor:
Bu ölçekte bir doğa, kent hakkı ve kamu yararı meselesi; sadece teknik bir plan tartışması mıdır, yoksa vicdani, ahlaki ve toplumsal sorumluluk boyutu olan bir mesele midir?
Eğer bu mesele vicdani bir mesele ise, bu konuda toplumsal zeminde neden daha güçlü bir ses yükselmemektedir?
Camilerde, mahallelerde, geniş toplumsal tabanda bu konunun bir şehir hakkı meselesi olarak daha görünür hale gelmesi neden bu kadar sınırlı kalmaktadır?
ANAHTAR PARTİ İLÇE BAŞKANI UYGUN ŞAHİN, YENİDEN REFAH PARTİSİ İLÇE BAŞKANI FUAT ASAN, ZAFER PARTİSİ İLÇE BAŞKANI MUSTAFA GÜNGÖR…
Partilerinizi büyütmek, siyasi örgütlenmenizi güçlendirmek elbette siyasal hayatın doğal bir parçasıdır.
Ama Küçükçekmece’de böyle bir mesele varken, bu dosya neden siyasi ajandanızın merkezinde daha güçlü bir yer tutmuyor?
Eğer bu şehirde gerçek bir siyasal iddia varsa, bu iddianın en somut karşılığı tam da bu tür kamusal meselelerde ortaya çıkar.
Bu meseleye sessiz kalmak da bir tutumdur; ama bu tutumun kamuoyundaki karşılığı da kaçınılmaz olarak sorgulanır.
MAHALLE MUHTARLARI BU KONUDA NE DÜŞÜNÜYOR?
Bu soruyu yönelttiğim bir muhtarın verdiği cevap, ne yazık ki hafızada yer edecek türdendi. “Orası benim mahallem değil” demişti.
Bu cümle, tek başına bir kişinin sözü olarak geçip gidebilirdi. Ama temsil ettiği anlayış açısından daha derin bir soruyu önümüze koyuyor: Yerel temsil dediğimiz şey, yalnızca sınırları çizilmiş bir haritanın içinde mi başlar, yoksa kentin bütünüyle mi ilgilidir?
Elbette bir muhtarı ya da herhangi bir yerel temsilciyi küçümseyen bir yerden bakmak doğru değildir. Aksine, bu tür cevapları kişisel bir eksiklik olarak değil, sistemin yarattığı dar çerçevenin bir sonucu olarak okumak gerekir. Bu yüzden muhtarımızı cahil görmek yerine, belki de espri yeteneğinin sınırlı olduğunu düşünmeyi tercih etmek daha insani bir yaklaşımdır.
Ama mesele yine de ciddidir.
Çünkü Küçükçekmece’de yaşayan her yurttaşın iradesi, her muhtarın sorumluluk alanının çok ötesinde bir kenti ilgilendirmektedir. Bu nedenle muhtarlık kurumu, yalnızca bir mahallenin idari temsil noktası değil; kentin vicdanına açılan en yakın kapılardan biridir.
Ve tam da bu yüzden, Küçükçekmece halkının en özel iradesi sizsiniz.
Gücünüzün farkında olun.
Sadece bulunduğunuz sokağa değil, çevreye, doğaya ve kente karşı da sorumluluk taşıdığınızı unutmayın. Çünkü bu şehirde alınan her karar, bir mahallenin sınırını aşar; hepimizin ortak geleceğine dokunur.
DERNEKLER VE MESLEK ÖRGÜTLERİ…
Siz bu kente ve aslında kendinize sahip çıkmak için varsınız. Siz yapmazsanız, çoğu zaman kimsenin yapmadığı bir boşlukta kalır bu şehir.
Sivil toplum dediğimiz yapı, kamusal iradenin karşısında ya da dışında değil; tam aksine, halkın ihtiyaçlarını, taleplerini ve haklı itirazlarını görünür kılmak için vardır. Gerekirse bu talepleri üretmek, gerekirse savunmak, gerekirse de hatırlatmak için…
Bugün Küçükçekmece için önünüzde ciddi bir sorumluluk ve aynı zamanda önemli bir fırsat duruyor.
Eğlence düzenlemek, kültürel etkinlikler yapmak ya da sembolik tanıtım faaliyetleri yürütmek elbette değerlidir; ancak bunlar tek başına “kent mücadelesi” değildir.
Kentlilik bilinci, bir vitrinden ibaret değildir.
Kent için mücadele etmek; daha derin bir sorumluluk, daha yüksek bir farkındalık ve daha gelişmiş bir kültür seviyesidir. Bu, yalnızca bir faaliyet alanı değil; aynı zamanda bir duruş, bir karakter ve bir toplumsal bilinç meselesidir.
SON SÖZ
Sözün özü; Kent Konseyi bileşenleri sağlıklı bir temsile kavuşturulduğunda, kentsel muhalefetin ve sivil katılımın yalnızca “istemeyiz” diyen bir refleks olmadığını; hukukla, ekonomiyle ve bilimle konuşan tam teşekküllü bir akıl ve vicdan mekanizması olduğunu çok net biçimde ortaya koyar.
Küçükçekmece Kent Konseyi, Mustafa Aydın’ın kişisel takdirine ya da Mustafa Beyin beyanlarından duyduğum kadarıyla Belediye Başkanının devam etmesi için ısrar etmesiyle hatır ilişkisine bırakılmayacak kadar hayati bir yapıdır. Bu şehir, bireysel beğenilerin veya dostlukların değil, kamusal sorumluluğun alanıdır.
Artık kendinize gelin. Bütün bu soruların ardından geriye tek bir gerçek kalıyor:
Eğer siyaset yalnızca protokol, tören, etkinlik ve tribün birlikteliğinden ibaretse; bu kentin gerçek yükünü kim taşıyacaktır?
Mesele yalnızca kent konseyiyle de sınırlı değildir. Siyasi partiler, hemşehri dernekleri, meslek odaları, sendikalar ve Küçükçekmece’de faaliyet gösteren tüm sivil yapılar için bu konu yerel bir gündem olmanın çok ötesindedir.
Küçükçekmece’de başlayacak bir sahip çıkma iradesi, doğru kurulursa yalnızca bu ilçede kalmaz; İstanbul’un tamamına yayılan bir şehir bilincine dönüşür.
Çünkü burada tartışılan şey yalnızca bir arazi değildir.
Bu alan, İstanbul için bir donatı alanı olmanın ötesinde, şehrin gelecekte nasıl bir kent olacağına dair bir tercih sınavıdır.
Ya İstanbul, nefes alanlarıyla birlikte büyüyen bir şehir olacak…
Ya da nefesini kaybederek genişleyen bir beton coğrafyasına dönüşecektir.