Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, önümüzdeki haftadan itibaren okullarda Ramazan ayına yönelik yoğun etkinlikler başlatılacağını açıkladı. Ramazan’ın milli birlik, beraberlik ve millet olma bilinciyle ilişkilendirilmesi elbette yabancı olduğumuz bir yaklaşım değil. Dini, manevi ve milli değerlerin çocuklara aktarılmasına karşı değilim; aksine bunun toplumun kültürel sürekliliği açısından gerekli olduğuna inanıyorum.
Laikliği de tam burada konumluyorum: Devletin, tüm inanç gruplarının ibadet hakkını güvence altına aldığı; inancı kamusal alandan dışlamadığı ama kimseyi de inanç üzerinden yönlendirmediği bir anlayış olarak.
Ancak mesele inanç değil.
Mesele öncelik.
Açlıkla Derse Giren Çocuklar
Bugün Türkiye’de binlerce çocuk okula aç gidiyor. Bu artık istisnai bir durum değil; özellikle büyük şehirlerin yoksul mahallelerinde, taşrada ve dezavantajlı bölgelerde sıradan bir gerçeklik. Kahvaltı yapmadan okula gelen, öğle yemeğini kantinden alamayan, gün boyu bir çay ve bisküviye bile ulaşamayan çocuklar var.
Sağlıklı gıdaya erişim, bu çocuklar için bir hak olmaktan çıkmış durumda. Devletin sağlaması gereken temel beslenme imkânı hâlâ birçok öğrenci için bir lüks. Oysa beslenme pedagojik bir ayrıntı değil; doğrudan öğrenme kapasitesini, dikkat süresini ve psikolojik dayanıklılığı etkileyen temel bir meseledir. Aç bir çocuktan ne ders dinlemesini, ne değer sahiplenmesini ne de aidiyet duygusu geliştirmesini bekleyebilirsiniz.
Çocuk ailenin imkânlarına terk edilemez. Hele ki Cumhurbaşkanı’nın her ailede üç çocuk çağrısı yaptığı bir ülkede çocuk, anne babanın emanetinde ama devletin sorumluluğunda olmalıdır. Zaten modern sosyal devletlerde çocuğun her türlü ihtiyacının temel sorumluluğu devlettedir. Devlet, aileye bu sorumluluğu yerine getirirken destek olduğu için sosyal politikalar üretir.
Kantinler, Hijyen ve Sağlık Gerçeği
Bu tabloya okul kantinleri de eklenmeli. Birçok okulda kantinler sağlıklı beslenme alanı olmaktan çok uzak. Yüksek şekerli, aşırı işlenmiş, hatta bazı durumlarda raf ömrü tartışmalı ürünler çocuklara satılıyor. Devletin denetlemekle yükümlü olduğu alanlarda çocuk sağlığı piyasa koşullarına terk ediliyor.
Bir diğer hayati başlık hijyen. Temiz tuvalete erişemeyen, sabun bulunmayan, sağlıklı suya ulaşamayan okullar hâlâ var. Bu sadece fiziki bir eksiklik değil; çocuğun onurunu ve beden güvenliğini ilgilendiren bir mesele. Hijyenin olmadığı yerde sağlık da olmaz, huzur da olmaz.
Güvensiz Okullar, Artan Maliyetler
Daha ağır bir gerçeklik ise akran zorbalığı. Okullarda yaşanan psikolojik ve fiziksel şiddet vakaları artık münferit değil; kimi zaman cinayete kadar varan sonuçlar doğuruyor. Çocukların kendini güvende hissetmediği bir ortamda “değerler eğitimi” söylemi havada kalır. Güvenlik olmadan aidiyet olmaz.
Velilerin yükü de hafiflemiyor. Servis ücretleri, kayıt adı altında toplanan paralar, denetimsiz harcamalar… Eğitim, her geçen gün aile bütçesini zorlayan bir maliyete dönüşüyor. Oysa eğitim bir kamu hizmetidir; velinin sırtına yüklenen ticari bir alan değil.
Görünmeyen Bir Sorun: Kız Çocuklarının Sessiz Mağduriyeti
Ve belki de en görünmeyen ama en yakıcı sorun: dezavantajlı ailelerin ergenlik çağındaki kız çocukları.
Bu ülkede ped alacak maddi gücü olmadığı için regl dönemlerinde okula devam edemeyen kız çocukları var. Bu bir kültür meselesi değil; doğrudan eğitim hakkı meselesidir. Kız çocukları biyolojik bir nedenle eğitimden kopuyorsa, orada devletin açık bir ihmali vardır.
Öncelik Ne Olmalı?
İşte tam da bu şartlar altında, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaç sahibi çocukların İslami ihtiyaçlarını, insani ihtiyaçlarının önüne koyması eleştirilmelidir. Çünkü insani ihtiyaçlar karşılanmadan dini ve manevi çağrıların karşılığı olmaz.
Açlık varken, hijyen yokken, güvenlik sağlanmamışken, kız çocukları okula devam edemiyorken; önceliğin ne olması gerektiği açıktır. İnanç, ancak insan onurunun korunduğu bir zeminde anlam kazanır.
Sayın Bakan’ın çocukların insani ve yaşamsal ihtiyaçlarıyla ilgili aynı hevesle dertlendiğini; Türkiye Cumhuriyeti tarihinde milli eğitim bürokrasisinin tepesinde en uzun süre kalan yöneticilerden biri olmasına rağmen bu sorunlardan herhangi birine kalıcı bir çözüm ürettiğini henüz göremedik. Buna karşın önceliğin çocuğun inancı olması doğal olarak soru işareti yaratıyor.
Bu husustaki çalışmaları Diyanet İşleri Başkanlığı yapmalıdır ve elbette yapılmalıdır da. Çocuklar; tarikat ve cemaat adı altında önce sömürüye, sonra terör yapılanmalarına dönüşen gayri yasal yapıların elinden ancak devletin, laiklik ilkesi gereği tüm inanç gruplarına eşit mesafede durup hizmet üretmesiyle korunabilir. Eğer laiklik, dini toplum hayatından tamamen soyutlamak olarak algılanırsa, işte o zaman bu boşlukları yasadışı yapılar doldurur.
Bu çerçeveyi çizdikten sonra tekrar Ramazan konusuna dönelim.
Ramazan etkinlikleri elbette yapılabilir. Ama çocukların temel yaşam koşulları güvence altına alınmadan, bu etkinlikleri merkeze almak doğru bir eğitim politikası değildir.
Milli Eğitim Bakanı’nın asli görevi önce çocuğu yaşatmak, korumak ve eşitlemektir.
Diyanet İşleri Başkanı ile paslaşmak ancak ondan sonra gelir.