Bu satırlar, Yaşam Gazetesi okurlarıyla ilk kez buluşmanın heyecanıyla yazılıyor. Düşüncelerini tanımadığın insanlara ulaştırabilme ihtimali, insanın içini hem umutla hem de tatlı bir tedirginlikle dolduruyor. Yazmak, biraz da karşısında birinin olduğunu bilerek konuşmak gibi… Okuyan, düşünen, belki itiraz eden, belki kendinden bir parça bulan birileri olacağını hayal etmek bile başlı başına bir mutluluk.
Bu köşede zaman zaman şehir hayatına, bazen insan ilişkilerine, bazen de hepimizin içinde biriken ama adını koyamadığı duygulara birlikte bakmayı umuyorum. Yazılarım sevilirse, karşılığında aldığım o görünmez güçle yazmaya devam edeceğim. Şimdi, İstanbul’un kalabalığı içinde giderek artan bir yalnızlığa dair birkaç sözle başlayalım…
İstanbul artık kalabalık, ama insanlar arasındaki temas çok az. Aynı plazada çalışan kişiler birbirini tanımıyor; aynı sitedeki komşular ise selamlaşmıyor. Geliri olan, ama dayanışması olmayan bir orta sınıf oluşuyor. Bu yalnızlık ekonomik değil, daha çok sosyolojik bir kırılma.
Kalabalık İçinde Yalnızlık
Plaza, rezidans ve kahve zincirleri üçgeninde yaşayan orta sınıfın haline bakınca, aslında bir “üst seviye yalnızlık” hikayesi görüyoruz. Eskiden komşu, yumurtası bittiğinde kapıyı çalardı. Şimdi ise komşunun kim olduğunu ancak WhatsApp grubundaki tartışmalardan öğrenebiliyoruz.
Alt komşu artık sadece bir ses kaynağı mesela gece yarısı matkap sesi veya topuklu ayakkabı tıkırtısı…
Dayanışmadan Bildirime
Dayanışmanın yerini LinkedIn’de birbirinin kariyer hareketlerini onaylamak aldı. Kimse kimsenin cenazesine gitmiyor; ama iş değişikliklerini bir butonla kutlamak hemen hemen hepimizin yaptığı bir şey oldu.
Karaköy veya Moda’da, elinde pahalı kahvesiyle oturan insanlar, binlerce takipçiye sahip olmanın sahte kalabalık hissiyle günü geçiriyor. Akşam eve dönüp tek başına sushi paketi açtığındaysa sessizlik başlayıveriyor.
Plaza Dili, Yeni Yalnızlık
Konuşma dili de değişiyor. Türkçe’nin içine serpiştirilmiş plaza terimleri, iletişim aracı olmaktan çok izolasyon kalkanı gibi işlev görüyor.
“Bu case’i bir align edelim” dediğimizde, dış dünyayla aramıza bir mesafe koyuyoruz. Eve gidip kimseyle konuşmadan yenen kurye yemeği artık yalnızlık değil kendisiyle geçirdiği kaliteli zaman olarak görülebiliyor. Yalnızlığın paketlenmiş hali de diyebiliriz.
Pazar kahvaltıları, sınıfsal tiyatronun final sahnesi gibi. Masada otururken herkes kendi telefonuna bakıyor; aynı masada birbirine uzak olmak bu şekilde ortaya çıkıyor. Bu yalnızlık, çoğu zaman akşamüstü mesaisinde excel tablolarının arasında akla gelen “Ege’ye yerleşme” düşüncesiyle doruğa ulaşıyor.
Ege Hayali
İstanbul’un orta sınıfı için istifa etmek sadece bir işten ayrılmak değil plaza dilini ve kredi kartlarını bırakıp zeytin ağaçlarıyla dostluk kurma hayali demek.
Hayal Başka, Hayat Başka
Ancak LinkedIn’e “yeni bir serüvene yelken açıyorum” yazıp köye yerleşince, gerçeklik şoku başlıyor.
Hayallerde keten gömlekle dalından zeytin toplamak varken, gerçek sabahın erken saatlerinde başlayan yoğun tarla, toprak işi oluyor.
Oh be, doğa ile baş başalık, bu sessizlik… diye içinden geçirirken plazada kulaklığını takıp yarattığı yapay yalnızlık, köyde sıkıldığı bir sessizliğe dönüşüyor. Akşam yemek sipariş uygulamaları “bu bölgeye gönderim yapılmamaktadır” uyarısı verince kahramanımız biraz hayal kırıklığı yaşıyor.
Kendi ekmeğini yapmaya çalışırken fırından çıkan hamurla baş başa kalıyor; Nişantaşı’ndaki pahalı ekmekleri arıyor.
Bir Zamanlar Mahalle Vardı
Kısacası neredeyse hepimiz 90’lardaki o insanların birbirine akşam için yaptığı mantıdan bir tabak gönderdiği, köşe başındaki süt kamyonundan süt almak için elinde kabıyla sıraya giren insanların samimiyetini çok özlüyoruz.
Tozlu sokaklarda, kalbi tertemiz çocuklarla büyüdük biz...
Şimdinin sessiz site hayatında kaybolan o mahalle sesleri, o içten arkadaşlıklar, hatırlandığı her an yüzümüze bir gülümseme bırakıyor.
O yılları yaşadıysanız ne mutlu size…
Bu satırlar size bir yerden tanıdık geldiyse, bilin ki aynı şehirde, benzer duyguların içinden geçiyoruz. Okuduğunuz, düşündüğünüz, belki bir an durup kendinize baktığınız için teşekkür ederim. Beğenirseniz, güç alırım; eleştirirseniz, öğrenirim. Bir sonraki yazıda yeniden buluşabilmek umuduyla…