Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanındaki o uzun yağmurları okurken, bugün İstanbul’un üzerine düşen damlaları düşünmeden edemiyorum.

Romanda yağmur yalnızca gökyüzünden düşen su değil.
Zamanın ağırlaşmasını, hayatın akışını, insanların iç dünyasında birikenleri de hatırlatıyor adeta…

Psikolojik açıdan da yağmurun böyle bir çağrışımı olabilir. Bazen dışarıdaki gri gökyüzü, içimizde uzun zamandır adını koyamadığımız duygulara dokunur. Özlemlerimiz, ertelenmiş yaslarımız, söyleyemediklerimiz sessizce yüzeye çıkar.

Ama her yağmur bir felaket değildir. Bazı duyguların da yağmasına, içimizden geçmesine izin vermek gerekir. Çünkü iyileşmek, her zaman güçlü görünmek değil; bazen üzgün olduğunu kabul edebilmektir.

Belki de bugün İstanbul’da yağan yağmur bize şunu hatırlatıyor: İnsan, içinde biriktirdiklerini sonsuza kadar taşıyamaz. Bazen ruhun da havalanmaya, arınmaya ve yeniden nefes almaya ihtiyacı vardır.

Peki, siz yağmuru dinlerken en çok neyi hissedersiniz: huzuru mu, özlemi mi, yoksa geçmişten gelen bir yalnızlığı mı?