Ümit Özdağ, “7 Kasım 2027’den önce seçim beklemiyoruz” dedi.
Cümle ilk bakışta teknik bir tahmin gibi duruyor.
Ekonomiye bakılmış, sandık takvimi hesaplanmış, sıradan bir öngörü yapılmış gibi.
Ama Türkiye’de bazı tarihler takvim değildir.
Takvim yaprağı değil, hafıza taşır.
Ve siyaset bazen rakamlarla değil, hafızayla yapılır.
7 Kasım da onlardan biri.
Çünkü 7 Kasım 1982, Kenan Evren’in gölgesindeki darbe anayasasının halkoyuna sunulduğu ve yürürlüğe girdiği gündür.
Yani devletin askeri iradeyle yeniden dizayn edildiği tarih.
Tam 45 yıl sonra aynı günün yeniden siyasetin merkezine düşmesi…
Bu, tesadüfle açıklanabilecek kadar basit değil.
Özdağ gibi kelimeleri ve sembolleri bilinçli seçen bir siyasetçi için hiç değil.
Bir tarih mi, bir mesaj mı?
“2027’nin sonbaharı” diyebilirdi.
“Seçim zamanında olur” diyebilirdi.
Belirsiz konuşabilirdi.
Ama o, özellikle “7 Kasım” dedi.
Bu artık bir tahmin değil, bir işaret fişeği.
Çünkü o tarih yalnızca geçmişi hatırlatmıyor; iktidarın kurabileceği en güçlü hikâyeyi de hazır ediyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi açısından düşünelim:
“45 yıl önce darbe anayasası gelmişti, şimdi milletin anayasasını yapıyoruz.”
Bundan daha güçlü bir kampanya sloganı üretmek zor.
Hem mağduriyet var,
hem hesaplaşma var,
hem ‘yeni Türkiye’ iddiası var.
Siyasal iletişimde buna “altın sembol” denir.
Ve Özdağ, o sembolü herkesten önce telaffuz etti.
Siyasette tarihi ilk söyleyen, anlamını da sahiplenir
Bu hamlenin asıl zekâsı burada.
Bir tarihi ilk dillendiren aktör, o tarihin politik anlamını da çerçeveler.
İktidar “yeni anayasa günü” diye anlatmak isterse, Özdağ çıkıp “hayır, bu 12 Eylül’le hesaplaşma günüdür” diyebilir.
Çerçeveyi belirleyen kazanır.
Hikâyeyi yazan, seçmeni yönlendirir.
Özdağ’ın yaptığı tam olarak bu:
Sandığın tarihini değil, sandığın anlatısını erkenden ele geçirmek.
Ortak travmanın siyaseti
7 Kasım’ın bir başka gücü daha var.
Bu tarih ideolojik değil, duygusal bir eşik.
12 Eylül;
– ülkücüler için cezaevi ve işkence,
– sol için tasfiye ve sürgün,
– Kürt siyaseti için bastırılma ve inkâr demek.
Yani Türkiye’de nadiren görülen bir ortak acı.
DEM Parti seçmeniyle milliyetçi tabanın aynı travmada buluştuğu neredeyse tek başlık bu.
Siyasetçiler çoğu zaman ortak umut bulamaz.
Ama ortak yara bulabilir.
Ve bazen seçimler, tam da o yaraya dokunularak kazanılır.
Özdağ’ın işaret ettiği tarih böyle bir psikolojik kesişime denk geliyor.
Bu, matematik değil; sosyoloji.
Muhalefetin içinde liderlik denemesi
Bir başka okuma daha var.
Zafer Partisi henüz oy oranı tartışılan bir parti.
Ama Özdağ, oy oranından çok gündem kurma kapasitesiyle ağırlık üretmeye çalışıyor.
Bu çıkış aslında şu cümleyle özetlenebilir:
“Ben sadece oy isteyen bir siyasetçi değilim, oyunun zamanını ve zeminini konuşan aktörüm.”
Bu da dolaylı olarak Cumhuriyet Halk Partisi’ye açık bir mesaj:
Cumhurbaşkanı adaylığı, ittifaklar, muhalefetin dili…
Bunlar konuşulacaksa, masada ben de varım.
Türkiye siyasetinde bazen yüzde 5’lik bir parti bile, gündem kurarak yüzde 25’lik bir partiden daha etkili olabilir.
Çünkü siyaset sadece sandıkta değil, algıda kazanılır.
Takvim konuşanlar ve sembol konuşanlar
Devlet Bahçeli’nin “seçimler zamanında yapılacak” açıklaması daha çok teknik bir refleks.
Oysa herkes biliyor ki “zamanında seçim”, fiilen Recep Tayyip Erdoğan’sız bir senaryonun mümkün olmadığı anlamına geliyor.
O sözler takvim konuşuyor.
Özdağ ise sembol konuşuyor.
Ve Türkiye’de çoğu zaman semboller, takvimlerden daha güçlüdür.
Son söz
Belki de mesele şu:
Özdağ bir tarih vermedi.
Bir hafızayı uyandırdı.
7 Kasım’ı yalnızca işaret etmedi; o günün anlamı üzerinde hak iddia etti.
Çünkü siyaset sandığa gitmekten önce hikâye kurmaktır.
Normal şartlarda 7 Kasım, Adalet ve Kalkınma Partisi için bulunmaz bir propaganda zemini olabilirdi.
“Darbe anayasasını tasfiye ediyoruz, demokratik dönemi başlatıyoruz” diyerek hem milliyetçiye hem muhafazakâra hem de devletten geçmişte zarar görmüş kesimlere aynı anda seslenebilirdi.
Tek bir sembolle geniş bir koalisyon kurabilirdi.
Ama şimdi o sembol iktidarın tekelinde değil.
Çünkü o tarihi ilk telaffuz eden Özdağ oldu.
Elbette Zafer Partisi tek başına CHP kadar oy almayacak.
Bunu kendisi de biliyor.
Ama siyasette her aktör sandığı kazanmak için oynamaz.
Bazıları dengeyi değiştirmek için oynar.
Bazen yüzde 5’lik bir parti, yüzde 25’lik bir partinin kaderini belirler.
Özdağ’ın hamlesi tam da bu noktada anlam kazanıyor.
CHP’ye verilen örtük mesaj net:
“Sana en yararlı ortak benim.
Sokakta karşılığı olan dili ben kuruyorum.
Toplumsal fay hatlarına temas eden sembolleri ben üretiyorum.
Masada ağırlığı olan da ben olmalıyım.”
Yani bu hamle yalnızca iktidara değil, muhalefete de yapılmış bir hamle.
“İttifak kuracaksan, etkisi kadar yer ver.
Seni aşağı çekecek yüklerle değil, seni yukarı taşıyacak ortaklarla yürü.”
Özdağ kendisini tam olarak böyle konumluyor:
Az oyla büyük etki üreten, gündem belirleyen, propaganda dilini kuran stratejik aktör.
Bu nedenle 7 Kasım artık sadece bir seçim tarihi değil.
Kimin hikâyesinin kazanacağına dair bir mücadele günü.
İktidar o günü “biz bitiriyoruz” diye anlatmak isteyecek.
Özdağ ise “hayır, hesap soruyoruz” diye çerçeveleyecek.
Ve Türkiye’de seçimler çoğu zaman sandıkta değil, hangi cümlenin daha çok inandırdığı yerde kazanılır.
Belki de bu yüzden Özdağ takvim vermedi.
Rakibinin en güçlü propaganda malzemesini, daha kullanamadan elinden aldı.