Deprem oluyor, binaların dayanıklılığını konuşuyoruz. Sel oluyor, dere yataklarındaki çarpık yapılaşmayı hatırlıyoruz. Yangın çıkıyor, alınmayan önlemleri tartışıyoruz. Peki, bu ülkenin güvenli şehirler kurabilmesi için her defasında bir felaket yaşaması mı gerekiyor? Asıl mesele yalnızca doğanın gücü değil, tehlikeleri önceden bilmemize rağmen neden yeterince önlem alamadığımızdır.
İstanbul bir kez daha sel felaketinin acı yüzüyle karşı karşıya kaldı. Evler ve iş yerleri sular altında kaldı, vatandaşlar maddi ve manevi kayıplar yaşadı, can kayıpları meydana geldi.
Ardından alışık olduğumuz açıklamalar geldi. Hasar tespitleri yapılacak, vatandaşlara yardımlar ulaştırılacak, riskli yapılar yıkılacak, dere yatakları temizlenecek...
İstanbul Valisi Davut Gül, Sarıyer Ayazağa'da yaptığı açıklamada dere yatağını işgal eden yapıların kaldırılacağını duyurdu. Bölgede 19 dükkan, iki konut, bir Kuran kursu, stadyum ve tribünlerin yıkım kapsamına alındığı açıklandı. Üstelik bu yapıların bir bölümünde ruhsat ve mülkiyet sorunları ile depreme dayanıksızlık gibi başka riskler de bulunduğu belirtildi.
Şimdi bir gazeteci olarak sormak istiyorum.
Bu yapılar dün mü ortaya çıktı?
Dere yataklarının nereden geçtiği yeni mi öğrenildi? Taşkın riski ilk kez mi fark edildi? Bu yapıların suyun doğal akışını engelleyebileceği ancak felaket yaşandıktan sonra mı anlaşıldı?
Elbette yapılan müdahaleler, vatandaşlara ulaştırılan yardımlar ve tehlikeli yapıların kaldırılması önemli. Ancak bütün bunlar, yıllardır sorulması gereken soruları ortadan kaldırmıyor.
Bir yapının tehlikeli olduğu bugün tespit edilebiliyorsa, aynı tehlikenin dün neden giderilemediğinin de açıklanması gerekir.
Kaç bina dere yatağında, bilen var mı?
Türkiye'nin dört bir yanında dere kenarlarına, taşkın alanlarına ve suyun doğal akış güzergahlarına yakın bölgelerde yapılaşma bulunuyor.
Peki, İstanbul'da kaç bina dere yatağında? Türkiye genelinde kaç konut, kaç iş yeri, kaç kamu binası taşkın riski taşıyan alanlarda yer alıyor?
Bu soruların yanıtları, yalnızca afet sonrasında yapılan açıklamalarda değil, herkesin erişebileceği güncel ve ayrıntılı risk envanterlerinde bulunmalı.
Çünkü dere yatağında bulunan her yapının hukuki durumu ve maruz kaldığı risk aynı değil. Bazıları ruhsatsız olabilir, bazıları geçmişteki plan kararları doğrultusunda yapılmış olabilir. Bazı yapılar doğrudan akarsu yatağını daraltırken bazıları taşkın sahasında bulunabilir.
Ancak vatandaşın bilmesi gereken temel gerçek değişmiyor. Bir binanın yapılmış, satılmış veya yıllardır kullanılıyor olması, onun mutlaka güvenli olduğu anlamına gelmez.
Ve asıl soru şu: Bu yapılaşmalar hangi dönemlerde gerçekleşti? Hangi plan kararları alındı? Hangi izinler verildi? Hangi denetimler yapıldı? Tespit edilen aykırılıklar karşısında hangi işlemler uygulandı?
Bunların cevapları belgelerle ortaya konulmadıkça, yalnızca yıkım kararlarıyla geçmişteki sorunların nedenlerini anlamamız mümkün olmayacak.
Peki, neden izin verildi?
Türkiye'de yapılaşma meselesini yalnızca kaçak binalar üzerinden değerlendirmek eksik kalır.
Yıllar içerisinde yaşanan hızlı kentleşme, nüfus artışı, konut ihtiyacı, ekonomik baskılar, planlama tercihleri ve denetim eksiklikleri birçok yerleşim alanının bugünkü görünümünü şekillendirdi.
Ancak bir ihtiyacın varlığı, risklerin göz ardı edilmesini haklı çıkarmaz.
Üstelik Türkiye'de taşkın risklerine ilişkin hukuki düzenlemeler de bulunuyor. Taşkın ve Rüsubat Kontrolü Yönetmeliği, imar planlarında taşkın yönetim planlarının ve Devlet Su İşleri tarafından belirlenen taşkın sınırlarının dikkate alınmasını öngörüyor.
Yani mesele yalnızca kanun ve yönetmelik çıkarmak değil. Bu düzenlemelerin sahada ne ölçüde uygulandığını, kurumlar arasındaki koordinasyonun nasıl sağlandığını ve denetimlerin yeterliliğini de sorgulamak gerekiyor.
Daha da önemlisi, Sayıştayın taşkın risk yönetimine ilişkin denetim raporunda, risklerin bütüncül biçimde değerlendirilmesine ve taşkın tehlike haritalarının geliştirilmesine yönelik ihtiyaçlar yıllar önce ortaya konulmuştu.
Demek ki konuştuğumuz riskler, yalnızca bugünün konusu değil.
Önceden bilinen bir risk karşısında hangi önlemlerin alındığını sorgulamak, felaket sonrasında suçlu aramak değil; kamu güvenliğinin nasıl sağlandığını anlamaya çalışmaktır.
Depremden sonra dönüşüm, selden sonra yıkım!
İşte benim asıl üzerinde durmak istediğim nokta tam da burası.
Bir deprem yaşanıyor, ardından binaların dayanıklılığı gündeme geliyor. Kentsel dönüşümün önemi yeniden anlatılıyor.
Bir sel felaketi yaşanıyor, dere yataklarındaki yapıların kaldırılması konuşuluyor.
Bir yangın meydana geliyor, bu kez yangın merdivenlerini, acil çıkışları ve denetim süreçlerini tartışıyoruz.
Oysa bunların tamamı afet gerçekleşmeden önce değerlendirilmesi gereken konular.
Elbette ülkemizde risk azaltma çalışmaları, kentsel dönüşüm projeleri ve taşkın önleme yatırımları yürütülüyor. Bunları yok saymak doğru olmaz. Ancak yaşanan felaketler, alınan önlemlerin yeterliliğini ve uygulamadaki eksiklikleri yeniden değerlendirmemiz gerektiğini gösteriyor.
Şunu kabul etmeliyiz: Doğal afetlerin tamamını engellemek mümkün değil. Fakat bilimsel verilerden yararlanarak, doğru şehir planlaması yaparak ve etkili denetim mekanizmaları kurarak zararları azaltmak mümkün.
Biz neden önlem almanın maliyetini konuşurken, önlem almamanın insan hayatına mal olabilecek sonuçlarını yeterince konuşmuyoruz?
Bir binanın güçlendirilmesi pahalı olabilir. Bir mahallenin dönüşümü yıllar sürebilir. Riskli alandaki yapıların taşınması ciddi kaynak gerektirebilir.
Ancak bütün bunların maliyeti hesaplanırken, yaşanabilecek bir felaketin toplumsal ve ekonomik sonuçları da hesaba katılmalı.
Çünkü kaybedilen bir insan hayatının telafisi yok.
Yardım etmek önemli, peki ya felaketi önlemek?
İstanbul Valiliğinin selden etkilenen vatandaşlara yönelik yardım çalışmaları elbette önemli. İnsanların en zor günlerinde devletin ve ilgili kurumların desteğini yanında hissetmesi gerekiyor.
Ancak afet yönetiminin başarısını yalnızca dağıtılan yardımların miktarıyla ölçemeyiz.
Asıl başarı, bir sonraki şiddetli yağışta kaç evin su altında kalmadığıyla, kaç insanın tahliye edilmek zorunda bırakılmadığıyla ve kaç canın korunduğuyla da değerlendirilmelidir.
Bir vatandaşın evini su bastıktan sonra kendisine yardım ulaştırmak ne kadar önemliyse, o vatandaşın evinin neden risk altında bulunduğunu önceden belirlemek de o kadar önemlidir.
Üstelik riskli alanlarda yaşayan insanlara yalnızca evlerini boşaltmalarını söylemek de yeterli değildir.
Özellikle dar gelirli ailelerin, esnafın ve uzun yıllardır aynı bölgede yaşayan vatandaşların barınma, geçim ve mülkiyet hakları gözetilerek hukuka uygun, şeffaf ve uygulanabilir çözümler üretilmelidir.
Kamu güvenliği ile vatandaşın haklarını birbirine karşıt iki kavram gibi görmek zorunda değiliz. Doğru planlamayla ikisini birlikte korumak mümkündür.
İstanbul'un değil, Türkiye'nin meselesi
Bugün Ayazağa'yı konuşuyoruz.
Yarın başka bir ilçeyi, başka bir şehri konuşmayacağımızın garantisi var mı?
Karadeniz'de, Marmara'da, Akdeniz'de ve ülkemizin farklı bölgelerinde yaşanan taşkınlar bize aynı gerçeği hatırlatıyor: Şehirlerimizi yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, geleceğin risklerine göre de planlamak zorundayız.
İklim değişikliğiyle birlikte aşırı hava olaylarına karşı hazırlıklı olmak daha da önem kazanıyor.
Bu nedenle İstanbul başta olmak üzere Türkiye genelindeki dere yatakları, taşkın alanları ve riskli yapılaşmaların güncel envanterinin kamuoyuyla paylaşılması gerektiğini düşünüyorum.
Hangi bölgelerde risk bulunuyor? Kaç yapı etkilenebilir? Hangileri için müdahale kararı alınmış? Hangi çalışmalar tamamlanmış, hangileri bekliyor?
Vatandaşların bu sorulara açık ve anlaşılır yanıtlar alabilmesi gerekiyor.
Çünkü afetlere hazırlık yalnızca kurumların değil, toplumun da bilgi sahibi olmasını gerektiren bir süreçtir.
Bir felaket daha mı bekleyeceğiz?
Ben artık her felaketten sonra aynı cümleleri duymak istemiyorum.
"İnceleme başlatıldı."
"Riskli yapılar tespit edildi."
"Gerekli önlemler alınacak."
"Bir daha yaşanmaması için çalışmalar yapılacak."
Elbette bunların hepsi gerekli. Ama benim duymak istediğim başka cümleler var.
"Riskli alanları önceden belirledik."
"Vatandaşlarımızı güvenli alanlara taşıdık."
"Taşkın riski taşıyan bölgelerde gerekli önlemleri tamamladık."
"Bilimsel raporları dikkate alarak yapılaşmayı planladık."
"Denetimlerimizi yaptık ve eksiklikleri felaket yaşanmadan giderdik."
İşte o zaman afet yönetiminde gerçek anlamda ilerleme kaydettiğimizi söyleyebiliriz.
Bugün İstanbul'da dere yataklarındaki yapılar yıkılıyor. Yarın başka bir yerde farklı bir riskin giderilmesi gündeme gelebilir.
Fakat benim sormak istediğim soru değişmeyecek:
Madem tehlikeyi biliyoruz, neden her defasında felaket yaşandıktan sonra harekete geçmek zorunda kalıyoruz?
Bir ülkenin gelişmişliği yalnızca yaptığı yollarla, yükselttiği binalarla veya büyüttüğü şehirlerle ölçülmez.
O şehirlerde yaşayan insanların ne kadar güven içinde olduğu da en az bunlar kadar önemlidir.
Unutmayalım, doğa kendi kurallarıyla hareket eder. Bizim görevimiz ise o kuralları yok saymak değil, bilimle, hukukla ve sorumluluk bilinciyle yaşam alanlarımızı güvenli hale getirmektir.
Çünkü felaket yaşandıktan sonra gösterilen çaba kıymetlidir. Ama asıl başarı, felaket yaşanmadan insan hayatını koruyabilmektir.