Tarih, yalnızca geçmişte yaşanıp bitmiş olaylardan ibaret değildir. Bazı tarihler vardır ki, insanlığın ortak vicdanında kapanmayan yaralar açar. 2 Temmuz 1993 da onlardan biridir.
O gün Sivas'ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri için kente gelen çok sayıda yazar, sanatçı, ozan ve aydın, konakladıkları Madımak Oteli'nde saldırıya uğradı. Otelin ateşe verilmesi sonucu 33 aydın ve sanatçı ile 2 otel çalışanı yaşamını yitirdi. Türkiye'nin hafızasına kazınan bu acı olay, yalnızca hayatını kaybedenlerin değil, insanlığın ortak vicdanının da ağır yaralandığı bir gün olarak tarihe geçti.
Peki, hedef alınan ve yıllardır ötekileştirilen Aleviler kimdi?
Alevilik; İslam geleneği içinde gelişmiş, merkezinde sevgi, insan onuru, adalet, vicdan ve hoşgörünün bulunduğu bir inanç ve yaşam anlayışıdır. "Eline, beline, diline sahip ol" ilkesiyle insanın ahlakını ve sorumluluğunu esas alır. İnsanları inancı, mezhebi ya da kimliğiyle değil, insanlığıyla değerlendirmeyi öğütler.
Ancak ne acıdır ki tarih boyunca Aleviler yalnızca inançlarından dolayı önyargılara, ayrımcılığa, karalamalara ve çeşitli baskılara maruz kaldılar. Gerçek dışı iftiralarla hedef gösterildiler, dışlandılar ve zaman zaman nefretin odağı hâline getirildiler. Bugün bile "Alevinin suyu içilmez" diyebilecek kadar cehaletin esiri olmuş insanlar aramızda yaşıyor. Oysa ne din ne de vicdan, insanı inancından dolayı aşağılamayı kabul eder.
Bazen bunları duyduğumda gülüyorum. Çünkü merkezinde sevgi, insan onuru, adalet ve hoşgörü bulunan bir inancı karalamaya çalışanların, dönüp önce kendi vicdanlarına bakmaları gerektiğini düşünüyorum.
Asıl sorgulamamız gereken şey insanların hangi inanca sahip olduğu değil, nasıl bir insan olduğudur.
Keşke din adına birbirimizi yargılamak yerine; çocukların istismar edilmediği, çocuk yaşta evliliklere mahkûm edilmediği, kadınların şiddet görmediği, hayvanların eziyet çekmediği, doğanın hoyratça talan edilmediği, insanların düşünceleri, inançları ya da kimlikleri nedeniyle hedef alınmadığı bir dünya kurabilsek. Keşke farklılıklarımızı ayrışmanın değil, zenginliğin bir parçası olarak görebilsek. Keşke hiçbir insan, başka bir insanı yakmasa, öldürmese, linç etmese... Keşke hiçbir canlı, insanın öfkesi ve vicdansızlığı yüzünden acı çekmese...
Çünkü din; merhameti, adaleti, vicdanı ve yaşam hakkını korumayı emreder. Hiçbir kutsal değer, masum insanların yakılmasını meşru kılamaz. Hiçbir inanç, nefreti yüceltmez. İnanç adına işlenen her zulüm, aslında inancın değil; öfkenin, fanatizmin ve cehaletin eseridir.
Bu nedenle Madımak'ta yanan yalnızca insanlar değildi. O gün vicdan sustu, adalet yaralandı ve insanlık, tarihine silinmeyecek acı bir sayfa daha ekledi.
İşte o gün Vicdan yandı.
Hoşgörü yandı.
Birlikte yaşayabilme umudu yandı.
Ve belki de en çok, insanlık yandı...
Madımak'ta hayatını kaybedenleri anmak; geçmişte yaşanan acıları yeniden yaşatmak için değil, aynı karanlığın bir daha bu topraklara çökmemesi içindir. Çünkü unutulan acılar, kendini tekrar etmeye mahkumdur.
Belki de artık birbirimize "Hangi inançtansın?" diye sormayı bırakıp "Nasıl bir insansın?" diye sormanın zamanı gelmiştir.
Çünkü insanlığın en büyük kaybı farklı olmak değildir.
İnsanlığın en büyük kaybı, farklı olana yaşam hakkı tanımamaktır.
Ve unutmayalım...
Bir toplumun gerçek büyüklüğü, kendisi gibi düşünenleri değil; kendisinden farklı olanları da yaşatabildiği gün ortaya çıkar.