Her gün onlarca haberin içinden geçiyorum. Kimi zaman bir haberi yazıyor, kimi zaman yayına hazırlıyor, kimi zaman da karşıma çıkan bir olayın ayrıntılarını defalarca okuyorum. Yıllardır gazetecilik yapıyorum; haliyle insan, mesleği gereği çok farklı olaylara tanıklık ediyor.
Ama son zamanlarda bazı haberlerin başında durup aynı soruyu kendime daha sık soruyorum:
Tam olarak nereye gidiyoruz?
Çünkü artık haberleri yalnızca bir gazeteci gözüyle değerlendirmek giderek zorlaşıyor. Masama düşen her yeni şiddet, istismar ve ölüm haberinde mesleki refleksimin önüne insani tarafım geçiyor.
Kundaktaki bir bebeğe yönelik istismarı mı konuşalım, 80 yaşındaki bir kadına yönelik tacizi mi?
Sokakta yalnızca yürüdüğü için saldırıya uğrayan kadınları mı?
Yaşıtlarının şiddetine maruz kalan, yaşamı elinden alınan gençleri mi?
Yakılanları mı, boğulanları mı, yüksekten atılanları mı?
Hangisini yazalım? Hangisine üzülelim? Hangisine isyan edelim?
Daha da acısı şu ki birini yazarken bir başkasının haberi geliyor.
İşte tam da bu noktada gazeteci kimliğimi bir kenara bırakıp bir insan olarak soruyorum;
İnsanlık tam olarak neydi ve biz ne ara bu kadar uzaklaştık ondan?
İnsanlık; karşımızdakinin canını kendi canımız kadar kıymetli bilmek değil miydi? Güçsüzü korumak, çocuğa zarar vermemek, yaşlıya saygı göstermek, bir kadının yaşam hakkını tartışma konusu dahi yapmamak değil miydi?
Bugün geldiğimiz noktada ise yalnızca yetişkinlerin uyguladığı şiddeti konuşmuyoruz. Belki de beni en fazla endişelendiren başka bir tabloyla karşı karşıyayız:
Şiddet artık çocukların dünyasının da içinde.
Bir çocuk okula neden silahla gider?
Bir öğrenci çantasına neden kesici bir alet koyar?
Bir çocuk, anlaşamadığı arkadaşına zarar vermeyi nasıl bir çözüm olarak görmeye başlar?
Bir başka çocuğun korkusunu, çaresizliğini ya da uğradığı şiddeti görüntülemek ve bunu paylaşmak nasıl eğlence haline gelebilir?
Bence bugün en fazla bu soruların üzerinde durmamız gerekiyor.
Çünkü çocukların karıştığı olayları konuşurken onları yetişkin faillerle aynı şekilde damgalamak doğru değil. Hukuk sistemimiz de çocukları yetişkinlerden ayrı değerlendiriyor ve “suça sürüklenen çocuk” yaklaşımını esas alıyor. Ancak bu durum, ortaya çıkan tehlikenin büyüklüğünü görmezden gelmemiz anlamına da gelmemeli.
Tam tersine çok daha büyük bir sorumluluğumuz olduğunu gösteriyor.
Bu çocukları nasıl yetiştiriyoruz?
Bir çocuğun şiddetle ilişkisi, olayın meydana geldiği gün başlamıyor.
Evde gördüğü davranışlardan okul ortamına, arkadaş çevresinden sosyal medyaya, oynadığı oyunlardan izlediği görüntülere, sürekli maruz kaldığı şiddet dilinden toplumdaki tahammülsüzlüğe kadar birçok etkeni konuşmak zorundayız.
Elbette her şiddet olayını tek bir nedene bağlamak mümkün değil. Ancak bir çocuk şiddeti güç göstergesi olarak görmeye başlamışsa, karşısındakine acı vermekten çekinmiyorsa, öfkesini konuşarak değil saldırarak ifade ediyorsa ve yaptığı davranışın sonuçlarını önemsemiyorsa yalnızca o çocuğa dönüp bakamayız.
Aileye bakacağız.
Okula bakacağız.
Çevresine bakacağız.
Dijital dünyaya bakacağız.
Ve en sonunda dönüp kendimize de bakacağız.
Çünkü hiçbir çocuk boşlukta yetişmiyor.
Elbette hukuk işleyecek. Suç teşkil eden her eylem, failin yaşı ve somut olayın özellikleri çerçevesinde hukuk düzeni içerisinde değerlendirilecek. Çocukların korunması ve suça sürüklenmelerinin önlenmesi için gerekli mekanizmaların işletilmesi de devletin ve toplumun tabi ki ortak sorumluluğu.
Ama benim asıl sormak istediğim başka.
Neden hep olay gerçekleştikten sonra konuşuyoruz?
Bir çocuk okula silahla girebiliyorsa, o silah ateşlenmeden önce sormamız gereken sorular yok mu?
O silaha nasıl ulaştı?
Bir öğrenci okula kesici bir alet götürüyorsa neden götürdü?
Ailesi neyi fark etmedi?
Okul hangi işareti göremedi?
Çevresindeki insanlar neyi kaçırdı?
O çocuk öfkesini neden şiddetle ifade etmeyi öğrendi?
Ve biz toplum olarak hangi noktada müdahale etmekte geç kaldık?
Her olaydan sonra aynı döngüyü yaşıyoruz.
Haber oluyor.
Sosyal medyada tepki gösteriliyor.
Günlerce konuşuluyor.
Sonra başka bir olay yaşanıyor ve bir öncekinin üzeri kapanıyor.
İşte beni en çok korkutan şeylerden biri de ne yazık ki bu:
Alışıyoruz.
Bir zamanlar duyduğumuzda günlerce etkisinden çıkamayacağımız olaylara bugün “Yine mi?” diyerek bakmaya başladık.
Bir insanın hayatının son anları sosyal medyada saniyeler içerisinde milyonlarca kişinin önüne düşüyor. İzliyoruz, üzülüyoruz, öfkeleniyoruz ve birkaç parmak hareketiyle bir sonraki görüntüye geçiyoruz.
İnsan acısı bile tüketilen bir içeriğe dönüşüyor.
BUNA ALIŞMAMALIYIZ.
Bir kadının öldürülmesine, bir çocuğun istismar edilmesine, bir yaşlının tacize uğramasına, bir gencin akran şiddeti nedeniyle yaşamını kaybetmesine “yine olmuş” diyerek yaklaşmaya başladığımız gün, sadece şiddet uygulayanların değil, toplum olarak bizim de değişmeye başladığımız gündür.
Çünkü bunların hiçbiri normal değil.
Okula silah götürmek normal değil.
Arkadaşına kesici aletle saldırmak normal değil.
Bir insanın acısını görüntüleyip paylaşmak normal değil.
Kadınların sokakta yürürken arkasını kontrol etmek zorunda hissetmesi normal değil.
Çocukların şiddetin mağduru ya da faili haline gelmesi normal değil.
Ve hepsinden önemlisi:
BİZİM BUNLARA ALIŞMAMIZ HİÇ NORMAL DEĞİL.
Bu nedenle çözümü yalnızca “cezalar artırılsın” cümlesine sıkıştırmanın da yeterli olmadığı kanaatindeyim.
Etkili ve caydırıcı bir hukuk düzeni elbette vazgeçilmezdir. Suçun karşılıksız kalmayacağına ilişkin toplumsal güvenin sağlanması gerekir. Ancak hukuk, çoğu zaman olay meydana geldikten sonra devreye girer.
Bizim bir de olay yaşanmadan öncesini konuşmamız gerekiyor.
Ailelerin çocuklarındaki davranış değişikliklerini fark edebilmesini, okullardaki psikolojik danışmanlık ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesini, akran zorbalığının “çocuklar arasında olur böyle şeyler” denilerek küçümsenmemesini konuşmalıyız.
Çocukların silaha ve kesici aletlere erişimini, dijital dünyada maruz kaldıkları şiddet görüntülerini, şiddeti özendiren içerikleri ve sosyal medyada suçun ya da saldırganlığın bir çeşit güç gösterisine dönüştürülmesini tartışmalıyız.
Ama en önemlisi, çocuklara yeniden bazı temel değerleri öğretmek zorundayız.
Merhameti...
Vicdanı...
Empatiyi...
Sınırları...
Bir başkasının bedenine, hayatına ve tercihlerine saygı duymayı...
Öfkelendiğinde saldırmamayı, reddedildiğinde bunu kabul edebilmeyi, anlaşamadığında konuşmayı, kaybettiğinde hazmetmeyi öğretmek zorundayız.
Çünkü bir toplum yalnızca çocuklarına matematiği, Türkçeyi, fen bilimlerini öğretmekle geleceğini kuramaz.
İnsan olmayı da öğretmek zorunda.
Bugün çocuklarımızı sınavlara hazırladığımız kadar hayata hazırlıyor muyuz?
Başarılı olmalarını istediğimiz kadar iyi insanlar olmalarını önemsiyor muyuz?
Ellerine telefon verirken ne izlediklerini biliyor muyuz?
Odalarının kapısını kapattıklarında hangi dünyaya girdiklerinden haberimiz var mı?
Çocuklarımızın notlarını takip ettiğimiz kadar öfkelerini, korkularını, arkadaşlıklarını ve davranışlarındaki değişiklikleri takip ediyor muyuz?
Bence artık bunları konuşmak zorundayız.
Çünkü mesele yalnızca bugünün birkaç korkunç haberi değil.
Mesele, yarın nasıl bir toplumda yaşayacağımız.
Ben yıllardır gazetecilik yapıyorum. Çok farklı olaylar gördüm, okudum, araştırdım ve yazdım.
Ama bazı günler bilgisayarın başında bir sonraki habere geçmeden önce duruyorum.
Gazeteci kimliğimi bir kenara bırakıyorum.
Bir kadın olarak, bir insan olarak düşünüyorum.
Ve kendi kendime soruyorum:
Biz ne ara bu hale geldik?
Daha da önemlisi:
Tam olarak nereye gidiyoruz?
Belki de artık yalnızca yaşananları konuşmayı bırakıp neden bunların yaşandığını konuşmanın zamanı geldi.
Çünkü bugün bir şeyleri değiştirmezsek yarın yine çok ağır bir olayın ardından aynı cümleyi kuracağız:
“Bu kadarı da olmaz.”
Ama oluyor.
Her defasında biraz daha kötüsü oluyor.
Ve ne olursa olsun, ne kadar sık karşılaşırsak karşılaşalım, bir konuda direnmek zorundayız:
Buna alışmayacağız.
Çünkü insanlığımızı belki de tam olarak kaybettiğimiz yer, kötülüğün yaşandığı an değil; kötülüğe alıştığımız andır.