Biz ne zaman anlayışımızı kaybettik?

Ya da hiç var mıydı da kaybettik?

Empati yapabiliyor muyduk gerçekten, yoksa şimdi mi gerçek yüzümüz ortaya çıktı… Bunu çözmekte zorlanıyorum.

Uzun zamandır bu ülkede sadece siyasi değil, aynı zamanda insani bir kutuplaşmanın içindeyiz. Dinle, dille, ırkla, yaşam tarzıyla ayrışıyoruz. Ama en tehlikelisi şu: Vicdanlarımızla da ayrışıyoruz. Birinin acısına bakıp “benden değil” diyerek geçebiliyoruz. Bu, insanın içini en çok acıtan yerden vuruyor.

Eskiden komşumuz açken biz tok yatamazdık.

Bir tabak fazla yemek varsa, “aç yatmasın” diye kapısı çalınırdı.

Şimdi ne yapıyoruz?

Şimdi israfı normalleştirdik.

Çöpe dökülen yemekleri, har vurup harman savurmayı, gösterişi ve fazlalığı “hayat tarzı” diye pazarlıyoruz. Açlık bir istatistik oldu, yoksulluk bir manşet. Kimsenin kalbine değmiyor artık.

Eskiden birinin evi yansa mahalle ayağa kalkardı. Herkes seferber olurdu. Kimisi battaniye getirir, kimisi yemek yapar, kimisi çocuklara sahip çıkardı.

Bir cenaze varsa, acı paylaşılarak hafifletilirdi. Kapılar çalınır, sessizce yanına oturulur, yalnız olmadığını hissettirirdik.

Şimdi ne yapıyoruz?

Şimdi izliyoruz.

Şimdi uzaktan bakıyoruz.

Şimdi “yardım edeyim ama görünmesin”, “karışmayayım, başıma iş almayayım” diyoruz.

Evi yananı haberlerde görüyoruz, üzülüyoruz… sonra kaydırıp geçiyoruz.

Birinin acısını story olarak paylaşıp, kendi hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Acı artık paylaşılmıyor, tüketiliyor.

Daha da acısı ne biliyor musunuz?

Bu hâli yeni nesle de böyle aktarıyoruz. Çocuklar artık merhameti değil, taraf tutmayı öğreniyor. Anlamayı değil, yargılamayı. Dinlemeyi değil, saldırmayı. Sosyal medyada bir cümleyle insan harcamayı, linç etmeyi, aşağılamayı “normal” sanan bir kuşak büyüyor.

Oysa insan dediğin, önce insan olmayı öğrenmeliydi.

Birinin açlığına bakıp “hak ediyordur” demek…

Şiddet görene yardım etmekten korkmak…

Düşenin yanından geçip, video çekip paylaşmak…

Biz ne ara bu hale geldik?

Eskiden düşene el uzatmak refleks gibiydi. Şimdi düşünüyoruz:

“Bana ne olur?”

“Başıma iş alır mıyım?”

“Yanlış anlaşılır mıyım?”

Ya bir kadına eziyet edene dur diyemez haldeyiz. Birde bahanemiz var onun evi, onun yuvası..

Yanlış olanı değil, riskli olanı hesaplıyoruz.

Ve en çok şunu kaybettik, Nazik olmayı.

Nazik olmak güçsüzlük değildir.

Nazik olmak saf olmak değildir.

Nazik olmak, insan kalabilme cesaretidir.

Bugün en çok cesarete ihtiyacımız olan şey de bu: İNSAN KALABİLMEK.

Birbirimizi yenmek için değil, anlamak için konuşabilsek…

Herkesi susturmak yerine, dinlemeyi denesek…

Haklı çıkmaya değil, doğruya ulaşmaya odaklansak…

Belki o zaman yeniden hatırlarız:

Biz kimdik ve ne zaman bu kadar sert olduk?

Bilmiyorum.

Ama bildiğim tek bir şey var, bu gidiş iyi bir yere çıkmıyor.

O yüzden küçük bir çağrım var:

Nazik olun.

Herkese değilse bile, en azından insana.

Çünkü bir toplum, nezaketini kaybettiğinde sadece terbiyesini değil, vicdanını da kaybeder.