
Sanat eserleri; şiirler, öyküler ve romanlar öyle kolay kolay ortaya çıkmaz. Büyük aşkların, özlemlerin, merak etmenin ve derin bir yalnızlığın bilgiyle bütünleşmesi sonucunda ortaya çıkar. Dolu dolu hissetmelerin, ağız dolusu gülüşlerin ve bir uçurumun kenarından yürüyüp geçtikten sonra dökülür o mısralar. Öyle düz yolda yürümekle sanatın derinliği gün yüzüne çıkmaz. Alımlı, zarif, mini etekli güzel hatunlar, kırmızı rujlu dolgun dudaklar, kışkırtıcı yan bakışlar, yağız delikanlılar ve buna benzer güzelliklerin yazı yazdırması da mümkün değildir.
Ayrıca bitip tükenmeyen hüzünlerin ve sevinçlerin de şiir yazdırması asla söz konusu değildir.
Mutlu, mutsuz olmak ve üretebilmek ayrı şeylerdir.
Bu anlamda sanatın edebiyat dalı, sevmeyi bilenlerin, sevgiyi tam içinde hissedebilenlerin işidir, dersek abatmış sayılmayız. Çünkü sevgiden uzak insanların güzel sanat üretmesi imkansızdır.
Aşkın şiire etki düzeyi nedir?
Aşkın, sevdanın şairliğe katkısı farklıdır. Şair için ilham gereklidir çünkü aşkın da beslenmesi gerekir. Çünkü yaşamda her şey böyledir; üretilen yeni bir oluşum mevcut olan bir şeyi de tüketir. Bu bazen maddi bazen de manevi olur. Şairin parmakları sevgilinin saçlarına dokunduğunda parmaklarının arasından geçen rüzgarı şair kalbinde hisseder.
Şairin ilhamı nedir?
İlham dediğimiz şey ise, pazardan alınan sebze gibidir. Pazardan aldığın sebzenin yemeğini yapmak ise bilginin işidir. Ne kadar besleyici olursa olsun elindeki sebze, lezzeti tencerede pişmeden anlaşılmaz, servis edilmeden karın doymaz.
Şairin ilhamı yemeğin malzemesinde, tadında tuzunda değil buharının kokusunda saklıdır. Yemekten tatması, karnını doyurmasıyla da ilgisi yoktur. Sanatın gücü malzemleri doğru orantılı kullanabilmekten geçer. Şairin ilhami ise yemeğin kokusunu zamanında almasında saklıdır. Zamansız alınan koku ya çiğ olur, ya da ekşi. Çimentonun su ile buluşmadan sert yapı olamayacağı gibi, kumaşın da ölçülere göre biçilip bir bedene giydirilmeden güzelliğinin ortaya çıkmadığı gibi yazı da bir emek, bir beceri, bir ölçü gerektirir.
Şairin açlığı biter mi?
Şairin tam doygunluğa erişmesi de asla söz konusu değildir. Şairin açlığı bitmez. Özlediği, hasretini beslediği bir şeyler mutlaka vardır. Doygunluğa eriştiği anda şairlik biter. Bu şuna benzer: sevgilinin, “utanıyorum, ben soyunurken gözlerini kapa, beni çıplak görmeni istemiyorum” demesi gibi. Şair gözlerini kapatır, soyunurken sevgiliyi görmez! Koynunda çırılçıplak olsa da sevgili, şair sevgiliyi soyunurken görmemiştir. Görmek için gelecek buluşmaları bekler ve o bekleyiş hiçbir zaman sona ermez. Şairin gözleri kesinlikle kapalıdır. Gizem de, aşkın ateşi de burada saklıdır; şairin gözlerini kapaması, sevgilinin utanması. Şair, kapatırım demişse kapatmıştır, buna sevgilinin güveni tamdır, asla şüphe etmez. Gerçek şairde yalan olmaz, hile olmaz, aldatma olmaz, başka tenlere özlem duymaz, sadece içindeki o saf, o temiz, o adam gibi adam olan sevgisini büyütür. Şairin ilham kaynağı burada gizlidir. Şair, hileyle gözlerini açsa şair olamaz, sevgilinin güveni tam olmazsa ortada aşk olmaz. Sanatın gücü burada saklıdır.
Öyle ki sanatçı yıllarca üstünde çalışıp bir mermer parçasından venüs ve afrodite gibi harikulede eserler ortaya çıkarır, sanattan uzak olanlar ise o eserde çıplak kadını görür! Kadının bacağını görür!
Aslında gerçek olan güzel ya da çirkin diye de kadın yoktur.
Şairin sevdiği kadın vardır.
Bu sevgi kimi zaman bir insan, kimi zaman doğa olmaktadır.
Şairlik, kış ortasında dallarıyla kuru bir ağacı yemyeşil yapraklarıyla anlatabilmektir.
Şairin hayal gücü ise, sevgilinin “saçlarımı örgü yaptım” dediğinde, örgülü saçı görmeden şiirini yazabilmesinden geçer…
- Görsel yapay zekaya aittir..