Türk futbolunun yaz aylarındaki en büyük ritüeli ne transfer çalımlarıdır ne de kampa geç katılan yıldız oyuncu krizleri. Bizim asıl sarsılmaz ritüelimiz, fikstür çekildiği saniye başlayan o meşhur "mağduriyet mühendisliği"dir. Algı makineleri öyle bir ayarlanmıştır ki, TFF binasındaki o butona basılmadan önce senaryo çoktan yazılmış, başroller dağıtılmış, sadece eklenecek bahanenin türü için kura sonucu beklenmeye başlanmıştır.

Özellikle konu Galatasaray olduğunda, matematik ve mantık sınırlarını zorlayan bu "peşinen ağlama" seanslarının her yıl aynı tempoyla tekrarlanması artık bir futbol tartışması olmaktan çıkıp, sosyolojik bir vakaya dönüşmüştür.

Tabloya bir bakalım; fikstür nasıl gelirse gelsin, karşı cephedeki koro için şarkının nakaratı hiç değişmiyor:

  • Galatasaray sezona kolay fikstürle başlarsa: "İşte TFF'nin kıyağı! İlk haftalarda zayıf rakiplerle moral depolayacaklar, takım ritmini bulana kadar masa başında puan kaybetmeleri engellendi."

  • Zor fikstürle başlarsa: "Büyük oyunu görün! İkinci yarının o şampiyonluk düğümünün çözüleceği kader haftalarına pamuk gibi fikstür bırakmışlar. En kritik dönemi kayıpsız geçip ipi göğüsleyecekler."

Derbi tarihlerine gelirsiniz, orada da "algı" duvarına toslarsınız. Zira mantığın rafa kalktığı yerde her yol bir komplo teorisine çıkar:

  • Fenerbahçe derbisi ikinci yarıda RAMS Park’taysa: "Ligin boyu kısalmışken, şampiyonluk düğümünün çözüleceği o en hayati maçı kendi sahalarında oynuyorlar. Şampiyonluk tepsisi altın tepside sunulmuş."

  • Derbi ilk yarıda RAMS Park’taysa: "Avrupa mesaisinin, fikstür trafiğinin en yoğun olduğu, yorgunluğun zirve yaptığı dönemde bile derbiyi içeride oynayıp deplasman stresinden yırtacaklar. Tam bir fikstür avantajı!"

Hele bir de araya Avrupa maçları girdiyse, senaryo yazarlarının mesaisi iki katına çıkar:

  • Avrupa dönüşü lig maçını içeride oynarsa: "Perşembe gecesi yorulup hafta sonu deplasmana gitmiyorlar. Evlerinde ayaklarını uzatarak maç kazanacaklar, doğal olarak puan kaybetmezler."

  • Avrupa dönüşü deplasmana giderse: "Biliyorlar ki takımın aklı zaten Avrupa’da oluyor. Bu yüzden Avrupa öncesi iç saha maçları özellikle Galatasaray için dizayn ediliyor."

Kısacası, ortada dönen çarkın, çekilen kuraların veya algoritmaların zerre kadar önemi yok. Ortada büyük bir ustalıkla tasarlanmış, mağduriyetin önce inşa edilip sonra gerekçesinin "seç-beğen-al" mantığıyla vitrine konulduğu bir sistem var. Başarısızlığa önceden kılıf hazırlamak, kendi taraftarını "saha dışında kaybediyoruz" masalıyla uyutmak, ne yazık ki bazı kulüplerin resmi vizyonu haline gelmiş durumda.

Sayın Fenerbahçeliler, kabul edelim ki asıl heyecanınız fikstürün nasıl geleceği, hangi hafta kiminle oynayacağınız değil; bu kez hangi ezberlenmiş bahaneyi kullanıp, hangi komplo teorisine sarılacağınıza karar verme telaşı.

Sizin bu sarsılmaz, her koşulda "mağdur" çıkmayı başaran bakış açınıza göre; Galatasaray’ın adil, tertemiz ve "kollanmayan" bir fikstürü olabilmesi için herhalde 34 haftanın 34’ünü de deplasmanda oynaması gerekiyor. Hatta mümkünse bazı maçlara 1-0 geride falan başlaması lazım.

Çünkü inandığınız o illüzyon dünyasında, bunun dışındaki her ihtimal, nedense mutlaka Galatasaray’a avantaj sağlıyor. Sahada yenemediğiniz rakipleri, masa başında üretilmiş fiktif senaryolarla alt edebileceğinize inanmaya devam edin. Biz, o "avantajlı" dediğiniz fikstürlerin sonunda, o kupaların nerede havaya kalktığını izlemeye zaten çok alıştık.