Basın mesleğinde 31 yılı geride bırakan biri olarak, her 10 Ocak geldiğinde aynı duyguyu yaşıyorum: Bir yanda güzel sözler, diğer yanda değişmeyen gerçekler…

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü nedeniyle bu günlerde siyasilerden davetler geliyor. Kahvaltılı kutlamalar düzenleniyor, gazeteler ziyaret ediliyor, objektiflere gülümseyen fotoğraflar veriliyor. “Basın demokrasinin vazgeçilmezidir” cümlesi bolca kuruluyor. Hepsi kıymetli mi? Elbette. Ama ne yazık ki büyük ölçüde günü kurtarmaya yönelik.

Çünkü ertesi gün her şey kaldığı yerden devam ediyor.

Siyaset kurumundaki derin kutuplaşma, artık yalnızca Meclis kürsülerinde değil; yerel yönetimlerde ve doğrudan yerel basının mutfağında hissediliyor. Ulusal ölçekte iktidara yakın medyanın nasıl bir “havuzda” toplandığını herkes biliyor. Aynı model, bugün yerel düzeyde de birebir uygulanıyor.

Birçok iktidar belediyesi, kendisine muhalif gördüğü yerel gazetelere ilan vermemeyi açık bir politika hâline getirmiş durumda. Buna karşın “kendi havuzunda” yer alan yerel ya da bölgesel gazetelere ilanlar, destekler ve imkânlar fazlasıyla sunuluyor. Bu artık istisna değil, sistemli bir uygulama.

Oysa yerel basın için ilan, lüks değil; hayatta kalma meselesidir. Belediyelerin ilanları bir ödül ya da ceza aracı gibi kullanması, gazeteciliği siyasi sadakat testine dönüştürmektedir. “Bizden misin, değil misin?” sorusu, haberin doğruluğunun önüne geçmiştir.

Bu meslekte yazdığımız bir haber nedeniyle tehdit edilebiliyorsun, dövülebiliyorsun, her türlü baskıya uğrayabiliyorsun. Yerel gazetecilik, masa başında yapılan bir iş değildir. Yazdığınız haberin muhatabıyla ertesi gün sokakta karşılaşırsınız. Bedel daha ağır, yalnızlık daha derin oluyor.

İstanbul’da faal yayın yapan yerel gazetelerin sorunları Anadolu’daki meslektaşlara göre bazı yönleriyle farklı olabilir; imkânlar görece daha iyi görünebilir. Ancak baskı burada da vardır. Sadece şekil değiştirir. Reklam ambargosu, ilan kesintileri ve yok sayılma politikaları İstanbul yerel basınının da en temel sorunları arasındadır.

Gazetecilik, bizim için hiçbir zaman sadece bir meslek olmadı. Gazetecilik; toplumun gözü, kulağı, dili, dişi tırnağıdır. Aynı zamanda toplumun hafızası ve vicdanıdır. Unutulmak isteneni kayda geçirmek, üzeri örtülmek isteneni açığa çıkarmak bu mesleğin özüdür. İşte tam da bu yüzden rahatsız eder.

Toplumsal haberlerde çoğu zaman ne İsa’ya yaranırsınız ne Musa’ya. Bir taraf sizi düşman ilan eder, diğer taraf yetersiz bulur. Oysa gazetecinin tarafı bellidir: Hakikat. Hakikat ise kutuplaşmanın bu kadar derin olduğu dönemlerde en yalnız olandır.

10 Ocak’ta yapılan ziyaretler, verilen kahvaltılar, çekilen hatıra fotoğrafları elbette anlamlıdır. Ama basın özgürlüğü bir günlüğüne hatırlanacak bir değer değildir. Gazeteciyi yılda bir gün hatırlamak, yılın geri kalanında yok saymak hiçbir sorunu çözmez.

Yerel basın sustuğunda sadece bir gazete kapanmaz; bir kentin hafızası silinir, bir toplum sağırlaşır. Bu yüzden yerel basını yaşatmak, aslında demokrasiyi yaşatmaktır.

31 yılın sonunda şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Çok şey kaybettik ama kalemimizi kaybetmedik. Ve hâlâ inanıyorum ki gerçek gazetecilik, bütün baskılara ve bedellere rağmen, yapılmaya değer bir iştir.