Son günlerde yapılan siyasi açıklamaları dinledikten sonra içimde büyüyen duygunun adı net: endişe. Bu endişe bir partiye ya da bir isme duyulan tepkiden ibaret değil; daha çok ülkenin yönüne, diline ve geleceğine dair derin bir kaygı.
Eğitimde Tarafsızlık Tartışması
Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ramazan ayı gerekçesiyle okullarda yaptığı uygulamalar, çocukların dinsel içerikli etkinliklere toplu şekilde katılması, bunun sosyal medyada adeta bir güç gösterisi gibi paylaşılması toplumun bir kesiminde ciddi soru işaretleri yarattı. Tepkiler yükselince de her zamanki gibi sert bir siyasi karşılık geldi. Bu eleştirileri dile getirenler “sözde Atatürkçülük”, “çarpık laiklik”, hatta “dinsizlik” ile itham edildi. Ülkenin Afganistan’a dönüştürüldüğünü söyleyenler küçümsendi; bu kaygıyı taşıyanlar abartmakla suçlandı, hatta siyasi bir dille tehdit edildi.
Oysa mesele ne bir ibadet düşmanlığı ne de bir değerler savaşı. Mesele, devletin eğitim alanındaki tarafsızlığı ve laikliğin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği sorusudur. Laiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değildir; aynı zamanda devletin tüm inançlara ve inançsızlıklara eşit mesafede durma yükümlülüğüdür. Devletin zorunlu eğitim verdiği bir alanda, çocukların topluca belli bir ibadet pratiğine yönlendirilmesi doğal olarak tartışma yaratır. Bu tartışmayı dile getirmek, bir ülkeyi karalamak değil; o ülkenin temel ilkelerini savunmaktır.
Siyasi Dil ve Kutuplaşma
Asıl kaygı verici olan ise uygulamaların kendisinden çok kullanılan dil. “Size gücünüz yetmeyecek”, “imanlı bir gençlik geliyor” gibi ifadeler siyasal rekabetin ötesine geçen, üstü kapalı bir meydan okuma hatta tehdit tonu taşıyor. Demokratik bir toplumda fikirler yarışır; ama kimsenin yaşam tarzı ya da dünya görüşü tehdit diliyle bastırılmaya çalışılmaz.
Hukuk ve Çifte Standart Algısı
Bir başka rahatsız edici nokta ise çifte standart algısı. Aynı sertlikte bir ifadeyi muhalif bir figür kullansaydı, nasıl bir hukuki ya da idari karşılık görürdü? Bu soru toplumun önemli bir kesiminin zihninde dolaşıyor. Hukukun herkese eşit uygulanmadığına dair en küçük şüphe bile, demokrasiye olan güveni aşındırır.
Yavaş Dönüşüm ve Demokratik Alarm
Türkiye’nin Afganistan olup olmayacağı elbette bir siyasi sloganla belirlenmez. Ülkeler bir gecede dönüşmez. Ama toplumların yönü, kullanılan dil ve normalleştirilen uygulamalarla yavaş yavaş şekillenir. Eğer dini referanslı uygulamalar eleştirilemez hale gelirse, eğer laikliği savunmak “dinsizlik” olarak etiketlenirse, o zaman asıl tehlike başlamış demektir: fikirlerin özgürce konuşulamadığı bir iklim.
Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değil; aynı zamanda bir denge sistemidir. İnananın da inanmayanın da kendini güvende hissettiği bir ortak zemin demektir. Bu zemini korumak, bir kesimin değil, herkesin sorumluluğudur.
Endişe duymak bazen abartı değil, bir alarmdır. Önemli olan bu alarmı paniğe dönüştürmeden, akıl ve hukuk zemininde tartışabilmektir. Çünkü bir ülkenin geleceği, korkularla değil; özgürce konuşabilen yurttaşlarla inşa edilir.